Her gün sema, her gün dua…

Kim bilir hangi dünya derdiyle süslü, kalabalık ve gürültülü caddeyi adımlarken rotayı az biraz Uludağ’a doğru çevirip de ara sokaklara dalınca bir selam almak düştü bize. Yaratılmışı sevgiyle kucaklayan selamı almamak ne mümkün! İyi de huzur ikliminden geldiği belli olan bu selam kimden? Cevabı bulmak için bir iki tarihî yapıyı, çocuk parkını, kız lisesini ve çokça apartmanı geçmek, ahşap bir kapı aralığından lalelerle, çiçekli ağaçlarla bezenmiş bahçeye ilk adımı atmak yetti. Şehir merkezine alabildiğine yakın, modern zamanların sıkıntılarına bir o kadar uzak bu güzel mekan, Karabaşi Veli Tekkesi’ymiş. Meğer huzur ikliminden gelen selam, kalbin etrafında sağdan sola dönerek kemale doğru yolculuğa çıkan semazenlerdenmiş. Biraz ötedeki caddenin hengâmesine inat çevre sokakları dahi etkisi altına alan bu sessizliğe, sakinliğe, huzura hayret! Tabii hayretle kalmadı şaşkınlığımız. Yılın 365 günü sema dönülen bir tekkede hayretlerin yerini hayranlığa bırakmaması ne mümkün!

Karabaşi Veli Tekkesi’nin güzelliğini fotoğraflamaya henüz başlamışken elinde bir bardak çayla çıkageldi biri. “Hoş geldin. Önce çayını iç, sonra fotoğrafını çekersin.” dedi. ‘Eyvallah’ deyip çayı yudumlarken tanıştık Hüseyin amcayla. ‘Göreviniz nedir burada?’ sorusuna “Ben komşuyum.” cevabını veriyor. Tekkeye her gün gelir, dostlarla muhabbet ederlermiş. Bir de gelen misafirlere hizmet. Zaten çay da ücretsizmiş. Para geçmezmiş tekkede. O sırada 14-15 yaşlarında üç çocuk giriyor bahçenin üst kapısından. Recep, Ertuğrul ve İsmail. Bildik tanışma faslından sonra tekkeyi anlatıyor çocuklar. “Hemen her akşam sema izlemeye geliriz.” diyor Recep. Semazenler her günün akşamında sema dönermiş burada meğer. İlahiler okunur, dualar edilirmiş. Sokak sakini, mahalleli, Bursalı derken turistler bile izlermiş semayı. Hem de beş kuruş para ödemeden. Alış veriş merkezlerinde, kafelerde hatta düğünlerde sema dönülmesine, maneviyatın ticarete kurban edilmesine şahit olmuş biri için parasız bir gösteri şaşkınlık verici elbette. Akşamki sema için anlaşıyoruz çocuklarla. Saat 21.00′de buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Sema vakti yaklaştığında yeniden Karabaşi Veli Tekkesi’ndeyiz. Bahçe oldukça kalabalık. Çocuk, yaşlı, kadın, erkek… İçeride de bir o kadar kalabalık var. Alt katta erkekler, üst katta kadınlar… Bizim sabahki çocuklar da orada tabii. Uygun bir yer bulup oturduktan sonra semazenler, mutrıbanlar yavaş yavaş giriyor tekkenin iç bölümlerine açılan kapıdan. Üstlerinde kabri anlatan siyah hırkaları, başlarında mezar taşını hatırlatan sikkeleriyle mihrabın önündeki şeyhin solunda yan yana diziliyorlar. Sikkeye konan şeyh öpücüğünün ardından saflığı ve kefeni ifade eden beyaz tennureleriyle başlıyorlar dönmeye. Omuzlarda birleşen eller, zarafetin tüm halleriyle ayrılıyor gövdeden. Kalbin etrafındaki dönüşlerde Allah’tan geleni kendisine mal etmeden halka ulaştırma adına sağ el yukarıya, sol el aşağıya bakıyor. Her bir dönüşte ‘Allah’ diyor semazen. Onlar dönerken ilahiler okuyor, ney üflüyor mutrıbanlar. Yaklaşık 45 dakika sürüyor semazenlerin dönüşü. Pür dikkat izleyenler, dua edenler; hatta gözyaşı dökenler…

14, 15 yaşlarında üç çocuk giriyor bahçenin üst kapısından. Recep, Ertuğrul ve İsmail. “Hemen her akşam sema izlemeye geliriz.” diyorlar. İlahi dinleyip dua ederlermiş her akşam.

Sema parayla dönülmez!

Semanın tadına vardıktan sonra Bursa Mevlana Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği Başkanı Cafer Altay, demli çaylarımızı yudumlarken Karabaşi Veli Tekkesi’nin hikâyesini anlatmaya başlıyor. Tekke, 1550 yılında Karabaşi Veli Yakup Çelebi tarafından yaptırılmış. İlk zamanlar Kadiri ve Rufai dergâhıymış aslında. Cumhuriyet’in ilanından sonra tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından bina, zaman zaman spor lokali olmuş, zaman zaman da depo olarak kullanılmış. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlı olan bina, uzun yıllar bakımsız ve metruk halde kalmış. Bursa Osmangazi İlçe Belediyesi, 2004 yılında buraya el atmış. Yaklaşık bir buçuk yıl içinde bina harap halden kurtarılmış, restore edilmiş. Cafer Altay başkanlığındaki dernek de bu binanın kullanım hakkını belediyeden almış. Karabaşi Veli Tekkesi Kültür Merkezi adıyla faaliyetlerine başlamışlar. Paradan arındırılmış faaliyetler bunlar. Semayı popüler kültür haline sokma yarışı yapanlara inat, bu tekkede her şey ücretsiz ve herkes gönüllü. Sema gösterisi, semazenlik eğitimi; hatta ney ve hat kursu dua karşılığı burada.

İbrahimpaşa Mahallesi’ndeki Karabaşi Veli Tekkesi’nde yılın her günü sema dönüyor semazenler. Kapıları herkese açık. Önce güler yüz, ardından çay ve sonrasında her bir yanı manevi atmosferle kaplayan sema. Dernek başkanı Cafer Altay, her gün halkın önünde dönülen sema için “Bu, Türkiye’de, hatta dünyada tek.” diyor. İşin sırrının gönülde ve gönüllülükte saklı olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürüyor Cafer Altay: “Buradaki kadroların tamamı gönüllü arkadaşlardan oluşuyor. Başkanından en küçük semazenine kadar gönüllü.”

Tekkenin 37 semazeni, yaklaşık 40 mutrıbanı var. Semazenlerin en küçüğü 9 yaşında. Hepsi de bu tekkede yetişmiş. Mevzu semazenlik eğitimine gelince başkan Altay’ın ağzından dökülen şu sözler, Mevleviliğin, semanın, semazenliğin kazanç değil maneviyat kapısı olduğunu hatırlatıyor: “Semazen olmak için bize gelen kişi, askerliğini yapmış biriyse herhangi bir mesleği olmalı. Yoksa, önce bir mesleğe sahip olmasını istiyoruz. Çünkü yarın öbür gün para sıkıntısı durumunda semayı maddi gelir kapısına dönüştürmesinden korkuyoruz. Gönlü kayabilir.”

Böylesi bir anlayış, dolmuş şoföründen öğretmene, tezgahtardan kuyumcuya kadar bir çok meslek grubundan semazeni izlemeyi mümkün kılıyor haliyle. Altay, yetiştirdikleri semazenlerin sanatsal değil, gönül aşkıyla, Allah aşkıyla dönmesini arzuladıklarını ifade ediyor. “Bu işlerin para pul olmadan da yapılabileceğini göstermek istedik.” diyor.

26.04.2009

ZAMAN GAZETESİ

‘Türkiye halkı’nın tanımı: İki dil, bir bavul

Türkiye halkı ifadesinin anlamını çok derinlerde aramaya gerek yok. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un geçtiğimiz salı günkü konuşmasının ardından tartıştığımız mesele, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan, yaşanmaya da devam eden iki dil, bir de bavulluk hikâye aslında! Başbuğ’un ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kimdir?

Cevap, Türkiye halkıdır.’ sözlerine dair apaçık bir gerçeklikle yüzleşmek için Yıllık Değerlendirme Toplantısı’nı baştan sona dinler dinlemez Beyoğlu’na, 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’ne koşturmak yetti. İki Dil Bir Bavul adlı belgeselden yansıyan gerçek hayatlar, Doğu bölgelerinde yaşanan büyük sorunun geniş açılı, çok net bir fotoğrafıydı sanki. Üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir öğretmenin zorunlu hizmet için atandığı köy okulunda, bilmediği bir dilde konuşan çocuklara bilmedikleri bir dili öğretmek zorunda kalmasının bazen sıkınıtılı, bazen komik, çoğu zaman da trajikomik hallerine tanık oluyorsunuz. Filmin genç yönetmeni Özgür Doğan’ın dediği gibi: Emre öğretmen de, çocuklar da ortadaki saçmalığın kurbanı.

İki Dil Bir Bavul, üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir öğretmenin zorunlu hizmet için atandığı Kürt köyünde tek kelime Türkçe bilmeyen öğrencileriyle geçirdiği bir ders yılını anlatıyor. Yönetmenliğini Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün yaptığı filmde her şey gerçek. Köy, Emre öğretmen, öğrenciler, köylüler; hatta tüm yaşananlar. Film, Denizlili Emre Aydın’ın poşulu erkeklerle dolu bir minibüs yolculuğunun ardından elinde bavulu, ilk görev yeri olan Demirci köyüne ayak basmasıyla başlıyor. Daha önce Doğu bir yana herhangi bir köye dahi gitmemiş olan Emre öğretmenin ilk günleri, kaldığı lojmanı kirden, böceklerden temizlemekle geçiyor. Şaşkınlık diz boyu. Hatta annesiyle telefonda konuşurken şu ifadeyi kullanıyor: “En azından suyu olur diyordum, o bile yok!”

Asıl sıkıntılar, bunalımlar köydeki evleri tek tek dolaşıp öğrencileri okula topladıktan sonra başlıyor. Çünkü çocuklar Türkçe bilmiyor, Emre de Kürtçe. Yaşları biraz büyük olanlar az çok Türkçe anlıyorlar; ama onlar da Türkçe sorulara Kürtçe karşılık veriyor. Neye uğradığını şaşırıyor, ne yapacağını bilmiyor Emre öğretmen. Anlaşamadığı öğrencilere ne öğretebilir ki? Bilmediği dili konuşan çocuklara bilmedikleri bir dili öğretmek zorunda kalıyor. Matematik, Hayat Bilgisi gibi dersleri bir yana bırakıp çocuklara bir sene boyunca Türkçe öğretmeye karar veriyor böylece. Mavi önlük üzerine bağlanmış beyaz yakalıkta yazılı ‘A, B, C’ harfleriyle sadece Kürtçe konuşabilen öğrencilere elinden geldiği kadar Türkçe öğretmeye çalışıyor. Fakat bu pek de kolay olmuyor. Öyle ki Emre öğretmeni bunalıma sokacak kadar. Yedi sekiz yaşındaki çocukların neredeyse kırk yaşındaymışçasına yıpranmış ellerinden çıkan yazılar kolay kolay Türkçe olmuyor çünkü.

İki Dil Bir Bavul’u izledikten sonra filmin yönetmenlerinden Özgür Doğan’la Beyoğlu’nda buluşuyoruz. Filmin çıkış noktasını soruyoruz. Gerçek karakterlerle, gerçek olayları anlatan belgeselin yine gerçek bir hayat hikayesinden yola çıktığını öğreniyoruz. Genç yönetmen Özgür Doğan, filmde izlediğimiz öğretmen ve öğrenci arasında yaşanan dil sıkıntının aynısını; hatta daha kötüsünü yaşadığını söylüyor: “Ben Muş, Vartoluyum. Türkçe bilmiyordum. Öğretmen Türkçe öğrenelim diye Kürtçe konuşmamızı yasaklamıştı. Türkçe bilmeyen dedemle ninemin yaşadığı evde bile. Ama tek kelime Türkçe bilmiyoruz ki! Kürtçe konuşunca dayak yiyorduk. O anılar canlandı işte. Kuzenimle oturduğumuz bir gün o da başından geçenleri anlattı. Kaba bir senaryo yazdık. Aslında onun anlattıklarıyla filmdekiler yüzde doksan aynı.”

Filmi çekmeye karar verdiklerinde zorlu bir süreç başlamış. Uygun köy ve öğretmen bulmaya çalışmışlar uzun süre. Tabii bir yandan da giderleri karşılayacak parayı bulmanın derdine düşmüşler. Senaryolarını yeni yönetmenleri destekleyen bir proje olan Greenhouse’a sunmuşlar. Oradaki seminerlerden birincilikle ayrılınca biraz olsun maddi destek bulmuşlar. Hollandalı ortak bir yapımcı da bulunca sıra filmi çekecekleri yeri ve öğretmeni bulmaya gelmiş. 2007 Ağustos ayında önce Varto’yu gezip dolaşmışlar. Uygun köy bulamayınca rotayı Şanlıurfa’ya çevirmişler. Bir haftada yaklaşık 60 köy gezmişler. Bakmışlar ki anlatmak istedikleri sorun bu köylerde var, uygun öğretmeni araştırmaya başlamışlar. Köylere gidecek tüm öğretmenlerin ilk uğrak yeri olan ilçe merkezindeki öğretmenevi onlar için bir nevi cast ajansı olmuş. Önce Viranşehir’deki öğretmenevinde kaldıklarını, fakat uygun öğretmeni bulamadıklarını söyleyen Özgür Doğan, Denizlili Emre Aydın’la nasıl bir araya geldiklerini şöyle aktarıyor: “İstediğimiz gibi bir karakter bulamamıştık. Kimi filmi sürükleyebilecek tipte değildi, kimi güçlü karakter değildi, kimi isteksizdi. Bazı öğretmenler iyiydi ama görev yapacakları köyler film için uygun değildi. Siverek’e bir bakalım dedik. Öğretmen evinin bahçesinde Emre’yi gördük. Yıkılmış bir hali vardı. ‘Burada olmamam gerekiyordu’ diye düşünüyordu büyük ihtimalle. Ona önerdik. O da kabul etti.”

Emre’ninki deneme yanılma!

Emre’nin kabul etmesiyle dokuz ay sürecek çekimler başlamış. Öncelikle Emre öğretmenin ilk günlerini, köye nasıl adapte olduğunu soruyoruz yönetmen Doğan’a. Cevap üzücü ve de düşündürücü: “Sürekli telefonda annesiyle konuşuyordu. Sonlara doğru kesti bunu. Hayata küstü, kapandı biraz. Kendisi için çok zor. Denizli’de büyümüş. Daha önce Doğu’ya gitmemiş. Bir de üniversitede dört yıl boyunca buna dair üniversitede hiçbir eğitim almamış. Kimse ona ‘böyle bir yere gidebilirsin’ dememiş. Bir yere gidiyorsun, insanlar senin dilini bilmiyor.” Genç öğretmenin çok çabalayarak, sürekli uğraşarak deneme yanılma yollarını kullanarak çocukları eğitmek zorunda kaldığından bahsediyoruz.

‘Çekimleri yaparken özellikle sınıf ortamında doğallığı nasıl sağladınız?’ sorusunu cevaplarken çocukların kendileriyle hiç ilgilenmediğini, sürekli Emre öğretmenin gözünün içine baktıklarını ifade ediyor Doğan. Filmi sadece iki kişi olarak çekmeleri de doğallığı korumalarında etkili olmuş zaten. Köyde ya da okulda yaşanan hiçbir olaya müdahale etmediklerini de belirterek şöyle devam ediyor: “Çocukların ya da öğretmenin günlük hayatını değiştirecek türden, yani ‘Yeniden gir, yeniden yürü’ gibi şeyler yapmadık. Sabahtan konuşuyorduk Emre’yle, ‘bugün ne yapacaksın?’ diye. Biz de ona göre kameramızı kurup bir kenara çekiliyorduk.”

Özgür Doğan, İki Dil Bir Bavul filmi üzerinden anlatmak istedikleri bir derdin olduğunu belirtiyor. Türkçe bilmeyen Kürt çocukların okula başlarken yaşadıkları sıkıntıyı anlattıktan sonra kendi hayatından hareketle ilginç bir noktaya dikkat çekiyor: “Benim beş yıllık ilkokul dönemimde dört ya da beş öğretmen gelip gitti köyümüze. O dönem hiç anlamadım, bu adamlar neden hemen gidiyorlar diye. Sonra bu insanların buralarda duramadıkları, adapte olamadıkları, çok ağır şartlarda yaşadıkları, bazılarının psikolojik tedavi gördüğü… Ne oluyor da bu insanlar bu hale geliyorlar?” Sorduğu sorunun cevabını da kendisi veriyor hemen: “Çünkü ortada çok saçma bir durum var. İki taraf da birbirinin dilini bilmiyor. Siz öğretmene diyorsunuz ki gidin ‘onlara bu dili öğretin’. Köydeki çocuklara da diyorsunuz ki ‘okula gidin bu dili öğrenin’. Ama bu iki kesimde de buna dair hiçbir fikir yok. Öğretmen de öğrenci de ne yapacağını şaşırıyor. Bütün derdimiz burayı anlamak.”

Yönetmen Doğan, filmi çekerken dengeyi korumaya çalışarak tek yönlü bakmadıklarını, öğretmeni de, öğrencileri de, köylüleri de anlamaya çalıştıklarını belirtiyor. “Biz öğrencilerin sıkıntısına da, öğretmeninkini de anlatmak, anlamak istedik. Doğru olan bu.” diyor. Dolayısıyla sorunun tüm taraflarını çok iyi hissettiklerini söylüyor. “Bu ne Emre’nin, ne o çocukların suçu. İki taraf da kurban aslında.” diyor. ‘Peki bu sorun nasıl çözülür?’ kısmına gelince fikirlerini şöyle sıralıyor genç yönetmen: “Bu çocukların hayatında bir kırılma yaratmadan, Türkçe öğrenmeleri gerekiyor. Şu anki yöntemle değil. Bu kadar yıpratan, bölen, yasaklayan, reddeden tarzda değil. Buna dair çözüm bence çok rahat bulunabilir. Oraya bence çok özel öğretmenlerin gönderilmesi lazım. Emre’ye gerçekten çok yazık. Çocuklara da yazık, ona da. Karşı karşıya kaldığı duruma dair önceden edinilmiş hiçbir fikri, hiçbir tecrübesi yok çünkü.”

19.04.2009

ZAMAN GAZETESİ

Gençliğim bu karavanda saklı

Ankara’dan Türkiye’nin her bir yerine hep soğuk yüzlü politik haberler, resmî mesajlar ulaşacak değil ya! Şimdi gençlik heyecanı yayılıyor dört bir yana Başkent’ten. Hem de bir karavan dolusu. Duyarlılığı, mutluluğu ve hoşgörüyü sırtına yükleyip Malatya senin Eskişehir benim diyerek yollara düşmüş Gençlik Karavanı. Dağ-bayır, ilçe-kasaba demeden kendisine sürekli yeni duraklar seçiyor. ‘Sen orada, gençlik burada’ sloganıyla yol alan karavanın amacı Avrupa Gönüllü Hizmeti’ni (AGH), Avrupa Birliği (AB) projelerini gençlere tanıtmak. Aslında bu kanatlı karavanın asıl derdi sosyal sorumluluk bilincini artırıp gençlere yeni ufuklar açmak. Mahallesinden dışarıya adımını atmaya korkanlara yurtdışına açılma cesaretini kazandırmak. Siz de Gençlik Karavanı’nı yollarda görebilirsiniz. El sallamakla yetinmeyin. Bir dokunun o karavana. Çünkü Gençlik Karavanı’na dokunan Avrupa’ya gidiyor.
 

Sen orada, gençlik burada!

Bu aralar yollarda içinden cıvıl cıvıl sesler, şen kahkahalar yükselen, kanatlı bir karavan görürseniz şaşırmayın. Gençlik Karavanı o. Ankara’dan çıkıp Türkiye’yi şehir şehir dolaşıyor. Lise, üniversite, şehir meydanı ya da tren garı… Durak fark etmez. Önemli olan gençlerle bir araya gelmek. Onlara AB’nin gençlikle ilgili projelerini aktarabilmek. En önemlisi de Avrupa Gönüllü Hizmeti (AGH) hakkında bilgi vermek.

Son Dünya Değerler Araştırması verilerine göre Türkiye gençlerinin gönüllü faaliyetlere katılım oranı sadece yüzde 1,7. Sosyal sorumluluk projelerinde aktif rol almayan gençlerimiz 55 ülke arasında sonunculuğu kimseye kaptırmadı. Peki bu onların suçu mu? Yardımsever değiller mi? Hayır! Muhtemelen haberleri bile yok AGH gibi bir organizasyondan. Herhangi bir sosyal sorumluluk projesinde yer alarak para pul harcamadan, Avrupa ülkelerinde edinecekleri müthiş tecrübeden. Yine de fazla kaygılanmaya gerek yok. Gençlik Karavanı işte tam da bu amaçla yollarda. Bu nedenle karavanı yakalarsanız herhangi bir yerde, fırsatı kaçırmayın, dalın içine. Sizi güler yüzlü gönüllüler karşılayacak. Bir de şunu aklınızın bir köşesine kazıyın. ‘Karavan’a dokunan Avrupa’ya gidiyor.

Biz, Gençlik Karavanı’nı Sakarya seyahatinin ardından direksiyonu kırdığı İstanbul’da yakaladık. Yemyeşil çimenler üzerinde Boğaz manzarasını da arkamıza aldıktan sonra Gençlik Karavanı’nın taşıdığı heyecana kapıldık. Öyle ki foto muhabiri Ayten Kaya ile birlikte çimenlere serilip gençlerin beyaz tahta üzerine yazdığı cümleleri, renk renk kalemlerle harf harf boyamaya başladık.

Bir taraftan da Gençlik Karavanı koordinatörü Gürkan Akçaer’den hikayelerini dinlemeye koyulduk. Yol hikâyesinin 1 Şubat 2008′de başladığını belirterek başlıyor söze. Sahip olduğu karavan ve etrafındaki 17 gençmiş bu fikri ortaya çıkaran. Oturup AB Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı’na bir proje sunmaya karar vermişler böylece. Karavana atlayıp AB Eğitim ve Gençlik programlarını ‘il il, festival festival anlatalım’ demişler. Kontağa basmadan önce sloganlarını da belirlemişler: ‘Sen orada, gençlik burada’ Düşmüşler yollara. Ankara’dan yola çıkan karavanın ilk durağı Bartın olmuş. Her durak ayrı bir hikâye, her tanışma ayrı bir dostluk. Bu arada fotoğraf yarışmaları, seminerler, eğlenceli faaliyetler. Karavan gönüllüleri kendilerini öyle kaptırmış ki bu işe, planlananın çok çok üstünde kilometre yapmışlar. İlk etapta 12 ayda 9 yer gezmeyi planladıklarını söyleyen Gürkan Akçaer, gördükleri ilginin kendilerini daha bir motive ettiğini dile getirerek şöyle devam ediyor: “Şu an 10. ay. Biz 25. ilimize gittik. İnanılmaz bir ilgiyle karşılaşıyoruz. http://www.genclikkaravani.eu adresli internet sitemize girip gönüllü formu dolduran genç sayısı bu kısa sürede bin beş yüzü aştı.”

Karavan gönüllüsü olmak için 13-30 yaş arasında olmak yeterli. Akçaer, Gençlik Karavanı etkinliklerinin Türkiye ile sınırlı olmadığını ifade ediyor. Haftaya Macaristan, Bulgaristan, İtalya ve Fransa’dan dört yabancı öğrencinin gönüllülük hizmeti için üç aylığına Gençlik Karavanı’nın konuğu olacağını söylüyor. Çeşitli projeler için Avrupa yollarında gaza bastıklarını da belirtiyor. Bir hatırlatma da yapıyor bu arada. Sadece yolları aşarak gençlere ulaşmıyor karavan gönüllüleri. Ankara Polis Radyosu’ndan da her hafta çarşamba günü saat 14.15′te ‘Gönüllü olmaya ne dersiniz?’ diye sesleniyorlar Türk gençliğine. Akçaer konuşmasını sonlandırırken biz de boyama işini bitirip imzamızı da atmayı unutmadan tabelayı ‘Biz gidemesek de tabelamız kat etsin yolları’ diyerek karavan gönüllülerinin eline tutuşturuyoruz.

Avrupa Gönüllülük Hizmeti (AGH) nedir?

AGH, 6 ile 12 ay boyunca AB ülkelerinde farklı bir kültürü tanıma ve yabancı dil öğrenme fırsatı sunuyor. Bunun için bir sivil toplum kuruluşu ve yerel topluluk için yardımseverlik çalışmalarına katılmak gerekiyor. Gönüllü olarak çalışırken yaptığınız iş karşılığı ücret alamıyorsunuz. Fakat yiyecek, barınma, dil eğitimi, yerel ulaşım, sigorta ve bireysel bakım için herhangi bir harcama yapmıyorsunuz. Hatta bir miktar da cep harçlığı kazanıyorsunuz. 3 ile 24 haftalık kısa süreli ya da 6-12 aylık uzun süreli AGH projelerine katılmak mümkün. Bu fırsattan faydalanmak için http://www.sosforevs.org ve http://www.genclikkaravani.eu adreslerine bir göz atın.

Gençler için büyük bir fırsat

Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi 12. sınıf öğrencisi Gençlik Karavanı İstanbul temsilcisi Yılmaz Göktuğ Akan (18):Gönüllülük hikâyem 2008 Temmuz ayında başladı. Gücünü gençlikten alan Gençlik Karavanı gönüllüsü olmanın ve onun faaliyetlerine katılmanın her gencin yaşaması gereken bir duygu olduğunu düşünüyorum. Avrupa Birliği Gençlik Aktiviteleri gençler için büyük bir fırsat. Çünkü projelerin finansal boyutları AB tarafından karşılanıyor ve bunlar gençlerin kişisel gelişimlerini sağlayan aktivitelerdir. Bu projeleri biliyorum ve onlara dahil olarak katılımlar sağlıyorum. Bu da kişisel gelişimime katkı sağladığı için beni mutlu ediyor. Beni bunlardan daha çok mutlu eden nokta ise Gençlik Karavanı gönüllülük aktiviteleri vasıtası ile diğer gençlerin mutlu olmasına ve gelişim sağlamasına vesile olmak. İnsanlar yaptığı doğru seçimler için çeşitli zamanlarda geriye dönerek mutlu olur. Ben de iyi ki Gençlik Karavanı gönüllüsü olmuşum, diyorum.

***

Benim için gurur kaynağı

Gençlik Karavanı Doğu ve Güneydoğu Anadolu temsilcisi Mesut Özbayar (25):İlk günden itibaren Gençlik Karavanı projesi içindeyim. Aynı zamanda Malatya gençlik meclisi genel koordinatörlük görevini yürütmekteyim. Bu kapsamda gençlik karavanıyla birçok ortaklık geliştirdik. Ortaklıklarımızdan bir tanesi de Malatya’da başlayıp uluslararası platforma taşınacak olan fotoğraf yarışması. Bir diğeri de gençlik kısa film yarışması. Gençlik Karavanı projesi ile yerel, ulusal ve uluslararası bağlantıları güçlendirip gençlerin bu fırsatlardan faydalanmasını sağlıyoruz. Sosyal sorumluluk projelerinde yer almaktan gurur duyuyorum. Bu projenin ülke ve dünya çapında göstermiş olduğu başarıları ve yakaladığı enerjiyi sivil topluma, gençliğe yararlı etkinliklere kanalize etmesi ve farklı birçok projeyi çatısı altında barındırması ayrı bir gurur kaynağı.

***

Yollarda buluşmak dileğiyle!

Ortadoğu Teknik Üniversitesi İşletme 4. sınıf öğrencisi Fatma Gülce Koç: Bu sefer karavanımızın durakları önce Sakarya’ydı sonra İstanbul. Gündoğumuyla başlayan yolculuk boğaza karşı günbatımını seyretmekle bitti. Şu anda bazılarımız için hâlâ ‘hızla’ devam ediyor. Gençlik Karavanı gönüllüleri gönülden çabalarına yorulmadan devam ediyor. Güneş boğazın üstünden yavaş yavaş batarken biz bu sefer hiç tanımadığımız ama hep yanımızda hissettiğimiz genç arkadaşlarımıza ulaştık. Onlarla paylaştık Gençlik Karavanı’nı, AB Gençlik Projelerini, Avrupa Gönüllü Hizmeti’ni, en önemlisi de gençler olarak sosyal sorumluluk çalışmalarını, hayallerin nasıl da gerçek olduğunu, karavana dokunanın nasıl hemencecik Avrupa’ya gittiğini… İki günde hem yaşı hem sayısı iki katımız olan insanın iki haftada yapacağı işi yaptık. Birazcık yorulduk, bolca eğlendik. Ama amacımıza dört dörtlük ulaştık. İki ya da en fazla dört gün sonra yeniden yollarda olmak ve buluşmak dileğiyle.

Önder Deligöz

12.04.2009

ZAMAN GAZETESİ

 

Lale Devri eğlence çağı mı, Osmanlı Rönesansı mı?

Laleler açtı, Lale Devri tartışması yeniden başladı… Resmî tarihe göre, “Lale Devri, padişah ve yöneticilerin halkı unuttuğu, zevk ve sefaya daldığı bir dönem.” Gerçekten öyle mi? Yoksa sanattan edebiyata, mimariden teknolojiye, askerîyeden bilime kadar pekçok reformların yapıldığı bir çağ mı? Tartışmayı tam da lalelerin filizlendiği bir dönemde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen başlattı. “Lale Devri, Türk Rönesansı’nın başlangıcıdır. ‘Vur patlasın, çal oynasın’ dönemi değildir.” diyen İsen’in sözlerini tarihçilere, sanat tarihçilerine ve yazarlara sorduk. Ve onlardan bambaşka bir Lale Devri dinledik.

Siyaset üzerine şekillenen anlayış, kültürel tarihin göz ardı edilmesine sebep oluyor. Konu Osmanlı tarihi olunca, yanlı bakışın da etkisiyle bu durum daha bir keskinleşiyor. 18. yüzyılın başlarında yaşanan Lale Devri, bu anlayıştan nasibini fazlasıyla alan bir dönem. Çünkü Lale Devri’yle ilgili zihinlerde hep ‘İsrafın, zevkin, eğlencenin dönemi’ diye bir tanım var. Bir de adını lalelerle bezenen bahçelerden aldığı bilgisi. Lale Devri’nde eğlencelerin düzenlendiği, zevki ön plana çıkaran bir hayat tarzının benimsendiği elbette ki bir gerçek. Fakat 1718 ile 1730 yılları arasında yaşanan dönemi sadece bu açıdan değerlendiren anlayış, kültürel alanda ulaşılan seviyeyi, yüzünü Batı’ya dönen devletin hemen her alanda başlattığı yenilikleri göz ardı ediyor. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen’in geçtiğimiz hafta Nevşehir ziyaretinde söylediği şu sözler durumu özetliyor aslında: “Maalesef siyasi tarihimiz Lale Devri’ni, ‘Vur patlasın, çal oynasın’ boyutu ile yansıttı. Lale Devri, mimari, edebiyat, musiki ve bahçe kültürümüz açısından bir rönesanstır.”

Tarihçi Dr. Erhan Afyoncu, 1718′de Avusturya ile imzalanan Pasarofça Antlaşması’ndan sonra başlayıp 1730′da Patrona Halil İsyanı’yla sona eren devrin önemli bir restorasyon dönemi olduğunu belirtiyor. “Sadece eğlence dönemi olarak görmek yanlıştır.” dediği Lale Devri’nin en önemli özelliğini ise şöyle belirtiyor: “Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk defa yüzünü Batı’ya dönmesidir. Daha önce yapılan ıslahat faaliyetlerinde Osmanlı’nın geçmişi örnek alınırken, bu dönemden sonra yavaş yavaş Avrupa örnek alınmaya başlandı. Elçiler gönderilerek, burası tanınmaya çalışıldı. Bu elçiler gittikleri yerde gördüklerini anlatan raporlar hazırlayarak, sadrazama sundular. Artık dışarıya bakmayan Osmanlı dönemi sona ermişti.”

Dr. Afyoncu, İstanbul’un baştan başa imar edilmesi ve uzun süredir bakımsız kalmış devlet binaları, cami, medrese ile çeşmelerin onarılması bir yana Türk tarihinin en önemli olaylarından biri olan matbaa faaliyetlerinin Lale Devri’nde başladığına dikkat çekiyor. Kültürel alanda yapılan çalışmaları ise şöyle sıralıyor: “Kitapların yangından kurtulması için yeni kütüphaneler kuruldu ve buralara önemli miktarlarda kitap toplandı. Tercüme heyetleri kurularak, çeşitli dillerden eserler Türkçeye çevrildi. Arapça ve Farsçadan çevirilerin yanı sıra Batı dillerinden astronomi, fizik, felsefe gibi konulara ait eserler de tercüme edildi.”

Lale Devri’yle ilgili derin çalışmalarıyla tanıdığımız sanat tarihçisi Prof. Dr. Gül İrepoğlu da Lale Devri’nin hak ettiği değeri görmediğini düşünenlerden. Öncelikle “Benim çok severek çalıştığım bir dönem.” diyor Lale Devri için. Ardından “Bu konunun üzerinde çalıştıkça gördüm ki aslında bize ezberletilenler tamamıyla doğru değil.” diyor. Çok ciddi bir masraf ve zevk dönemi olduğunu belirtiyor tabii. Fakat devrin göz ardı edilen daha önemli taraflarının olduğunu söylüyor. Hatta “Lale Devri, belki de Osmanlı tarihindeki son kültürel yükseliş dönemi.” diye konuşuyor. Prof. Dr. İrepoğlu, tarih sayfalarında Lale Devri’ne gereken önemin verilmediğini söylüyor. Bu nedenle devri özetlediğimizde ortaya hep olumsuzlukların çıktığını dile getirerek şöyle devam ediyor: “18. yüzyıla başlı başına yeterli önem verilmemiştir ne yazık ki. Hâlbuki çok ilginç bir yüzyıldır. Bu yüzyıldaki hükümdarları bile yeterince tanımayız. Hem Lale Devri’ne hem de 18. yüzyıla dair deşilecek çok şey var daha.”

Kültürel tarih es geçilmiş

Asıl sorunun tarihi ele alış biçiminden kaynaklandığını ifade eden İrepoğlu, şunları söylüyor: “Bize bugüne kadar siyasal tarih çok ağırlıklı olarak anlatılmış. Kültürel tarih es geçilmiş. Bu yüzden bütün bunlar. Belki de kötü niyetli yapılmış bir şey değil. Ama kültürel tarihi her zaman daha küçük görmüşüz. Tabii ki savaşları, anlaşmaları bileceğiz ama kültür tarihinin ayrıntılarını bilmemiz gerekiyor.” Ne olursa olsun Lale Devri’nin artıları ve eksileriyle değerlendirilmesi gerektiğinin altını çiziyor sanat tarihçisi İrepoğlu. Genel bir değerlendirme yapıldığında sanat açısından çok olumlu bir tablonun ortaya çıktığını sözlerine ekliyor.

Devrin şartları içinde, israf ve eğlencede ölçünün kaçırıldığının doğru olduğunu söyleyen yazar-şair Beşir Ayvazoğlu ise şu sözleriyle ilginç bir noktaya dikkat çekiyor: “Kâğıthane mesirelerinde yapılan helva sohbetleri, Çırağan sefaları gibi eğlencelerin günümüzün eğlence anlayışı ve endüstrisi ölçü alındığında eğlenceden bile sayılmaz.” Beşir Ayvazoğlu, Lale Devri’ni değerlendirirken içine düştüğümüz şöyle bir çelişkiyi de dile getiriyor: “Köşkler, kasırlar yaptırılmıştır, doğru; ama bunlar da pekâlâ imar faaliyeti olarak kabul edilebilir. Bugün dünyaya kendimizi anlatmak istediğimiz zaman, yapıldıkları devirlerin şartlarında israf sayılarak eleştirilen binaları vb. övünerek göstermiyor muyuz?”

***

Barışla başlayıp isyanla sona eren bir dönem

Lale Devri ismini literatüre tarihçi Ahmet Refik Altınay’ın kazandırdığı biliniyor. Ancak onun da bu ismi iki Paris’te yazdığı iki gazelinde ‘Lale Devri’ tabirlerini kullanan Yahya Kemal’den aldığı söyleniyor. Barış dönemi olarak bilinen Lale Devri’nin öne çıkan isimleri ise şöyle: Padişah III. Ahmet, sadrazam Damat İbrahim Paşa, Batı’da gördüklerini Osmanlı’ya aktaran Fransa elçisi Yirmisekiz Mehmet Çelebi, matbaayı kuran İbrahim Müteferrika, Osmanlı tarihinin en önemli nakkaşlarından Levni lakaplı Abdülcelil Çelebi, divan şiirinin ustası Nedim ve çıkardığı isyanla bu devrin sonunu hazırlayan Patrona Halil. Bir dönem savaş gemilerinde leventlik yapıp sonrasında İstanbul’un başıboşları arasında yerini alan Patrona Halil’in sürüklediği isyan sonucu III. Ahmet tahttan indirildi. Damat İbrahim Paşa öldürüldü. İsyan anında sarayda bulunmayan Levni canını kurtarırken Nedim’in kaçmak için damdan dama atladığı sırada düşüp öldüğü biliniyor.

***

Osmanlı’nın yeni bir sayfa açma arayışıdır

Prof. Dr. Mustafa İsen: Bizde Lale Devri figürü çok yanlış kullanılmıştır. Osmanlı Devleti bir nevi, 18. yüzyılda artık gerilemeyi kendi içerisinde hissetmeye başladığı bir zaman, savaşlara son verip biraz sayfayı çevirmek istemiştir. Yani farklı, alternatif bir yapılanma ortaya koymaya kalkışmıştır. Bugün bahsettiğimiz, özellikle kültüre ve sanata yönelik çok da iyi bir birikim var. Arkasında 300 yıllık bir birikim var. Bununla birlikte bir farklı açılım, yani biraz savaş teknolojileri üzerine kurulu bir yapıdan daha çok, kültür ve sanat yapılanması esasına dayalı bir açılımdır Lale Devri. Öyle katiyen, ‘Vur patlasın çal oynasın’ devri falan değildir.

***

Levni gibi bir sanatçıyı yetiştirmesi bile önemli!

Gül İrepoğlu: Bir sanat tarihçisi olarak benim için bir Levni vardır mesela. Levni bu dönemin baş nakkaşı. Bu döneme görsel açıdan yön vermiş olan bir sanatçı. Bambaşka renklerle ortaya çıkar Levni. Daha önceki renklerin çok dışına çıkar. Öyle pembeler, öyle morlar kullanır ki şaşırıp kalırsınız. Âşık olursunuz. Ben âşık oldum. Onun yapıtlarında başka türlü bir hava vardır. Betimlemede büyük yenilikler yapmıştır. O dönemi yansıtan parlak bir aynadır Levni. Böyle bir sanatçının yetişmesine ortam sağlamış olmak bile Lale Devri’ni çok üstün bir yere koyar. Bir biçimde devam etseydi kültürel gelişmeler, sanata verilen önem, sanatçının desteklenmesi, bunlar devam edebilseydi başka çok müthiş yapıtlar ortaya çıkardı. Tabii yankıları devam etmiş. Ama bir yerde derin bir kesintiye uğradığı için birçok şey sarsılmış.

***

Sıradan insanlar da lale yetiştirirdi

Beşir Ayvazoğlu: Lale merakına gelince, çiçek ve tabiat sevgisinin ayıplanır bir yanını göremiyorum. Üstelik bu merak botanik bilgisinde ciddi ilerlemeler kaydetmemizi sağlamıştır. Sadece saray ve çevresi değil, sıradan insanlar da lale yetiştirirdi. Devrin en tanınmış lale yetiştiricilerinden biri, halkın Tabak Ata diye andığı bir debbağdı. Batılılaşmanın -eğer olumlu bir şeyse- hız kazandığı yapıcı bir devirdir Lale Devri. İlk matbaa bu devirde açılmış, kâğıt fabrikası kurulmuş, yerli sanatların gelişmesi için ciddi tedbirler alınmış, imar faaliyetlerine hız verilmiş, hatta ufak tefek zaferler kazanılarak sınırlarımız genişletilmiştir. Lale Devri’nde, Nevşehirli Dâmat İbrahim Paşa tarafından başlatılmış bir tercüme faaliyeti bile vardır.

***

Geri kalmışlıktan kurtulma çabaları vardı

İskender Pala: Bizde ‘Lale Devri’ adını ilk kullanan Yahya Kemal ve ondan ilham ile o devri anlatan kitabına isim olarak koyan Ahmet Refik’tir. Zaten o kitaptan sonradır ki Lale Devri bir sefahat ve taşkınlık çağı gibi algılanır olmuştur. Oysa aynı çağda ilk kez rasyonel düşünceye kapı aralayan uygulamalar, Batı karşısında geri kalmışlıktan kurtulma çabaları, İstanbul başta olmak üzere memleketi imar ve hayatı yenileme gayretleri vesaire gündeme getirilmiştir. Söz gelimi matbaalar kurulmuş, şehircilikte atılımlar yapılmış, askerî alanda ıslahat gerçekleştirilmiş, üretim atölyeleri kurulmuş, müspet bilimlerin okutulduğu mühendishaneler açılmıştır. Öte yandan eğlence de had safhaya ulaşmış, fakir ile zengin arasındaki uçurum çoğalmış, pastanın büyük dilimini yiyenler ile kırıntıları için cansiperane mücadele edenler birbirlerine karşı kinlenmişti. Tabii ahlakta erozyon, şiddette artım, sosyal düzende bozulma da bunun neticesi olarak başkenti kuşatmıştır. Velhasıl karışık bir dönemdir ve basit kavgalar, o devrin Rönesans gibi algılanabilecek gayretlerini gölgede bırakmıştır.

***

İdeolojik sebeplerle sefahat alemine çevrildi

Selim İleri: Lale Devri, yakın tarihimizin biraz da ideolojik sebeplerle bir sefahat âlemine çevirdiği bir dönemdir. Yetiştiğimiz yıllarda öyle okuduk. Bu döneme ilişkin epey kötü yazılmış romanlar da okuduğumu hatırlıyorum. Çok sonra büyük ölçekte kendi çabalarımla Lale Devri’nin uygarca ve sanatkârca çabalarını ayırt ettim. Belki eğlence ya da sanatın sağladığı bir yaşama sevinci ağırlık kazanmış olabilir. Ne var ki genel görünümü açısından Lale Devri, tarihimizin hiç de yabana atılamayacak bir yüksek sanat çağıdır.

12.04.2009

ZAMAN GAZETESİ

Bir kültür beldesi: İSAM

Boğazı Anadolu’dan seyreden kıyıda İstanbul’un medeniyet vasfına yakışır apayrı bir kültür beldesi var. İlmi ve bilimi meraklısına sunmakla yetinmeyip 26 yıldır İslam kültürünün alfabesini yazmakla meşgul bir belde burası. Zengin bir sosyal bilimler kütüphanesi, eşi benzeri olmayan çeyrek asırlık dev bir ansiklopedi projesi, birbirinden değerli ilmî yayınlar, konferanslar, sempozyumlar ve dahası…

Yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin haftanın yedi günü sabah 9:00′dan gece 23′e kadar boş bırakmadığı bu nezih ortamın müdavimi akademisyenler, yazarlar, ilim adamları, üstadlar… Üsküdar’daki bu kültür beldesinin adı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM). Kütüphaneler Haftası’nın son gününde din, tarih, iktisat, felsefe, edebiyat, hatta güzel sanatlar alanında yüzbinlerce kaynağı yurt içi ve yurtdışından araştırmacıların hizmetine sunan İSAM’dayız.

Raflarında bin bir çeşit kitabı, kaynağı barındırmakla yetinmeyip tarihe, kültüre, medeniyete katkıda bulunan kütüphaneler vardır. İstanbul Üsküdar’da bulunan İslam Araştırmalar Merkezi (İSAM), kaynak çeşitliliğiyle, işleyişiyle, yayınlarıyla ve müdavimleriyle işte tam da böyle bir yer. Yurtiçi ve yurtdışından ilim adamlarının uğrak yeri İSAM’ın kuruluş serüveni de zaten önemli bir kültür hizmetine dayanıyor. Türkiye Diyanet Vakfı’nın (TDV) 1983 yılında bir İslam Ansiklopedisi çıkarma kararıyla başlıyor her şey. Sebep, Hollanda’da hazırlanan İslam Ansiklopedisi dışında böyle bir kaynağın İslam dünyasında bulunmaması. Böylece hâlihazırda 26 yıldır süren çalışmalar başlamış.

İki bine yakın müellifi, yüzlerce çalışanıyla ansiklopedi, 36. cilde ulaşmış durumda. Yani 1988 yılında ilk cildi çıkan ansiklopedi şu an ‘Ş’ harfinde. Yılda iki cilt çıkıyor ve muhtemelen 42. cilt sonuncusu olacak. İslam Ansiklopedisi çalışmalarına 1986 yılında katılan İSAM Başkanı Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın, çalışma tarzı ve süresiyle ilmî çevrelerin ‘eşsiz’ diye nitelendirdiği bu projenin önemini şu sözlerle anlatıyor: “TDV’nin Batı’daki İslam ansiklopedisinin eksiklerini gidermek, yanlış bilgilerini düzeltmek maksadıyla aldığı bu karar bence fevkalade önemli. Çok büyük bir cesareti taşıyor. Çünkü Türkiye 1950 yılına kadar hiçbir dinî eğitim ve öğretim yapmamış bir ülke. Dolayısıyla gelenek bitmiş. Onun üzerine İslam kültürünü bütün yönleriyle anlatan bir ansiklopedi çıkarmaya karar veriyorsunuz.”

‘Ansiklopedi, İSAM’ı cazibe merkezi yaptı’

İslam Ansiklopedisi’nin A’dan Z’ye kadar 17 bin maddesi var. Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın, bu 17 bin maddenin hazırlanışı sırasında İSAM’ın büyük bir ilmî birikime ulaştığını belirtiyor. Çünkü İslam, ansiklopedinin maddelerine sadece din olarak yansımıyor. İslam tarihi, kültürü ve medeniyetinin yanı sıra edebiyat, güzel sanatlar ve felsefe de var bu çalışmada. Prof. Dr. Aydın, her yönüyle İslam kültür mirasını ansiklopediye taşımaya çalıştıklarını söylüyor. Amaç bu olunca güçlü bir kütüphane ve dokümantasyon merkezi gerekliliği ortaya çıkmış. Böylece İSAM, yıllar içinde bir sosyal ilimler kütüphanesine dönüşmüş. İSAM Başkanı Aydın, ansiklopedi çalışmalarına, dolayısıyla da İSAM’a yurtdışından çok büyük bir ilginin olduğunu söylüyor. “Burası bir cazibe merkezi oldu.” diyor. Hatta yurtdışından gelen misafirlerin yoğun ziyareti nedeniyle çalışma takvimlerini düzenlemekte zorlandıklarını belirtiyor. Yabancıların bu ilgisi aynı zamanda ansiklopedinin tercümesine yönelik. Prof. Dr. Aydın, son cilt tamamlandığında ansiklopediyi en azından 20 cilt olarak İngilizce ve Arapça’ya çevireceklerini söylüyor.

Ansiklopedinin özellikle başta İslam dünyası olmak üzere yurtdışında nasıl bir ilgiyle karşılaştığını sorduğumuz Prof. Dr. Orhan Okay ise şunları söylüyor: “Şu anda beşte dördü tamamlanmış olan Ansiklopedi’nin daha ilk maddelerinden itibaren yerli ve yabancı pek çok araştırıcı tarafından referans olarak kullanıldığını ve kaynak gösterildiğini biliyoruz. Bu durum, memleketimiz için önemli bir itibardır. Diğer İslâm ülkelerinin ve Müslümanların yaşadığı başka ülkelerin tarih, coğrafya ekonomi ve kültürleriyle ilgili maddelerin bulunması hatta yine İslâmî alanlarda Müslüman olmayan araştırıcıların da biyografilerine yer verilmesi Ansiklopedi’ye milletlerarası bir özellik kazandırmıştır.”

Ansiklopedi İslam dünyasında tek olunca, madde yazmak da bir ayrıcalık halini alıyor. Alanında uzman isimler ‘İslam Ansiklopedisi madde yazarı’ unvanını kariyerlerine eklemek istiyor. Prof. Aydın, 18 masa dolaşarak yayın aşamasına ulaşan madde yazımını şöyle anlatıyor: “Konunun uzmanına sipariş veriyoruz. Ardından işin zor kısmı olan mutfak çalışması başlıyor. Önce heyet başkanı, madde olmuş mu olmamış mı diye bir inceleme yapıyor. İlmi redaksiyon yapılıyor. Sonra tek bir üsluptan çıkması için teknik ve imla kontrolleri yapılıyor. Bir madde 18 masa dolaşıyor. İlk yayın olmasına rağmen bütün ilim dünyası tarafından çok beğeniyle karşılanmasının sebebi de bu.”

Ansiklopediye yeni Türk edebiyatı alanında madde yazımı ve redaksiyonunda emek veren Prof. Dr. Orhan Okay ise çalışmaların titizliğiyle ilgili şunları söylüyor: “Bugüne kadar Türkiye’de hiçbir ansiklopedi için bu kadar geniş bir ekip kurulmuş ve bu kadar büyük bir emek sarf edilmiş değildir. Her madde hazır bilgilerden ziyade üzerinde yeniden araştırma yapılarak, en yeni bilgi ve yayınlardan faydalanılarak hazırlandığı gibi İSAM’ın çeşitli servislerinde çok ince kontrollerden geçirilmektedir.”

İSAM, sadece yüksek lisans ve doktora öğrencilerine hizmet veriyor. Hizmetin böylesi bir alanda sınırlı tutulmasının sebebi talep yoğunluğu. İSAM Başkanı Aydın, “Burayı lisans öğrencilerine de açarsak kimse oturacak yer bulamaz.” diyor. Haftanın yedi günü sabah 09.00′dan 23.00′e kadar açık olması aslında İSAM’a gösterilen ilginin boyutunu açıklar nitelikte. Bir hafta boyunca farklı saatlerde uğradığımız kütüphanenin tüm masalarının harıl harıl çalışanlarla dolu olmasını gördükten sonra İSAM’ın diğer kütüphanelerden farkını daha bir anlıyoruz zaten. Hatta Prof. Aydın, bir akşam saat 21.00′e saydığında yaklaşık 50 kişinin kütüphanede çalıştığını söylüyor. Pek çok kütüphane, bu rakama sabah vaktinde bile ulaşamıyor. İşi rakama dökmüşken, İSAM’ın çalışma yapılabilecek sandalye sayısı 235. Geçen ay ağırladığı öğrencilerin günlük ortalama sayısı 255. Yedi bin üyesinin dört bini aktif kullanıcı. Prof. Aydın, böylesi bir ilginin kendilerini bazen zor durumda bıraktığını da söylüyor. ‘Torpil telefonları’ aldıklarını söylüyor. Lisans eğitimi alan çocuğunun bir hafta İSAM’da çalışabilmesi için pek çok kişi başkanı arıyormuş. Bu arada kütüphanenin http://www.isam.org.tr adlı site üzerinden hizmet verdiğini de belirtelim hemen. Araştırmacılar veri tabanlarını kullanarak istediği kaynağa ulaşabiliyor. Hatta İSAM, kaynağın fotokopisini Türkiyenin neresinde olursa olsun araştırmacıya posta yolaylu ulaştırıyor.

Açık raf sistemiyle çalışan kütüphane, kullanıcısına gayet özgür bir çalışma ortamı sunuyor. Elektronik veri tabanından aradığınız kaynağın yerini biliyor, alıp bakıyor, ardından masanızda bırakıyorsunuz. Öğle vakti geldiğinde hemen yan binadaki yemekhaneye gidip sadece 3 liraya yemeğinizi yiyebiliyor, üstüne bedava çay içebiliyorsunuz. Yemekhanede ve bahçede tecrübeli akademisyenlerle, yazarlarla çevrilen birbirinden lezzetli muhabbet anları da çalışmanın bütün yorgunluğunu silip süpürüyor.

Yurtdışında yaşayan Müslümanlar için de ansiklopedi geliyor

İSAM, İslam Ansiklopedisi’nin ardından Türk İslam ve Kültür Ansiklopedisi’nin çıkarmanın hazırlıklarını yapıyor. Dört ciltlik bu eser, özellikle Türkiye dışındaki Müslümanların ihtiyaçları için hazırlanıyor. Şu an Türkçe metni hazırlanan ansiklopedi, Rusça, Boşnakça ve Arnavutçanın yanı sıra Türk lehçelerinde yayınlanacak.

***

İSAM’ın müdavimi sadece öğrenciler değil!

Yaklaşık 350 bin yerli yabancı kaynağı bünyesinde barındıran İSAM’ın müdavimleri sadece yüksek lisans ya da doktora öğrencileri değil. O öğrencilerin ders aldığı, kitaplarını okuduğu, hatta idol edindiği isimler de İSAM’dan faydalanıyor. Bir yanda Mehmed Niyazi, Prof. Dr. Ahmet Turan Alkan, diğer yanda İskender Pala, Prof. Dr. Orhan Okay, Prof. Dr. Kemal Beydilli… Bu ve bunun gibi pek çok önemli isme, yazısına yazarken ya da kitabını okurken herhangi bir masada rastlayabilirsiniz.

***

Yazar Mehmed Niyazi: 1999 yılından beri geliyorum. Pazar günleri de hizmet vermeye başlayınca iki senedir haftanın her günü sabah 09.00′dan akşam 21.00′e kadar buradayım. Yazılarımı ve kitaplarımı burada yazıyorum. Araştırmalarımı burada yapıyorum. Buradaki ortam çok güzel, nezih. Diğer kütüphanelerden daha cazip geldiği için çalışmalarımı burada yapıyorum. Mesela Beyazıt kütüphanesinde en fazla üç kitap isteyebiliyorsun ve en az bir saat bekliyorsun o kitapları almak için. Burası açık raf sistemi. İstediğiniz kadar kitap önünüze geliyor. Öğlen çaya iniyorum arkadaşlarla, öğrencilerle sohbet ediyoruz. Yardım isteyenler olabiliyor. Elimizden geldiği kadar yardımcı oluyoruz onlara.

*** Ahmet Turan Alkan: Yaklaşık altı aydan beri geliyorum buraya. Yazı yazdığım da oluyor ama daha çok okumak, araştırmak için özellikle de kaynaklara yakın olmak istediğimden geliyorum. Ayrıca burası sadece bir kütüphane değil. Burası bir sosyal çevre. Okur yazar arkadaşlar, öğretim üyeleri, araştırmacılar… Burası, yemekhanesiyle, çayhanesiyle, mescidi ve avlusuyla insanların fikir alışverişinde bulunduğu bir yer. Burada bir mabet sessizliği var ama yan mekânlar bir toplumsal ortam. Gençler genellikle rahatsız etmeye çekiniyorlar ama yemek vakitlerinde ya da çay içerken tanışıyoruz, konuşuyoruz. İstanbul gibi gayya bir yerde burası çok nadide bir çalışma ortamı.

***

Prof. Dr. Orhan Okay: Şahsen böyle rahat ve huzur verici bir ortamda çalışmak beni mutlu kılıyor. Kendi çalışma alanımla beraber tarih, coğrafya, sanat tarihi, bilim tarihi, felsefe, Arap ve Fars edebiyatları ve dinî ilimlerin bütün alanlarındaki eser sahibi uzmanlarla beraber olmak, gerektiğinde onlara danışarak meselelerimi çözebilmek de benim için güven verici olmaktadır. Aslında böyle bir ortam, benim üniversitelerimizin oluşturmasını arzu ettiğim bir atmosferdir.

05.04.2009

ZAMAN GAZETESİ

Genç mültecinin çilesi uzun; filmi kısa…

Mülteci ve göçmenler, yurtlarını terk etmenin acısına yabancı memlekette tutunabilmenin sıkıntı dolu mücadelesini ekliyor. Savaştan, ölümden, baskıdan veya zulümden umuda kaçış onlarınki. Genç mülteci ve göçmenler, çoğunlukla geleceği belli olmayan hayat hikâyelerini kısa filme aktardı.
 

Mülteci gençler umuda kaçışın hikâyesini çekti

Savaştan, zulümden, ölümden kaçarken bir hayata beş-on ömürlük hikâyeyi sığdırabiliyor mülteciler. Her insanın hak ettiği huzurlu bir hayat uğruna hiçbir insanın kolay kolay cesaret edemeyeceği bir karar alıyorlar. Yurdunu, evini, ailesini geride bırakıp umut neredeyse oraya ulaşmanın derdine düşüyorlar. Kimi zaman havasız kamyon kasalarında, kimi zaman fare deliği gemi bölmelerinde, hatta beş kişilikken 20 canla okyanusta dalgalarla boğuşan botlarda. Bazıları umudun topraklarına iç acıtan haberlere konu olmadan basmayı başarabiliyor, bazıları acı sonlarıyla ‘insan tacirliği’ diye bir kavramla yüzleştiriyor insanoğlunu. Hikâye çok… Seslerini duyurabilirlerse tabii…

Mültecilerin çoğu zaman akılları zorlayan hikâyelerine sadece haber bültenleriyle şahit olmak istemeyenler, bu sıkıntıya duyarlılık gösterenler vardır elbette. British Council tarafından yürütülen Geleceğini Hayal Et (Imagine Your Future) projesi, mültecilerin hayat mücadelesine en azından bir göz atma fırsatı sunuyor. Avrupa Kültürlerarası Diyalog kapsamında düzenlenen proje kapsamında Atina, Bakü, Kardiff, Cornwall, Ljublyana, Lefkoşa, Üsküp, Sofya, Tiflis, Hayfa, Erivan ve İstanbul’da bulunan 17-25 yaş arası genç göçmen ve mültecilerin hayat mücadelesini anlatan kısa filmler çekildi. Kısa filmlerin en önemli yanı şu: Çekeni de, oynayanı da mülteci ve göçmen gençler. Ülkelerinden neden ayrılmak zorunda kaldıklarını, kaçışlarını, vardıkları ülkedeki günlük hayatlarını, kısacası sıkıntıyla dolu hayatlarını tüm doğallığıyla anlatıyorlar kısa filmlerinde. Projeye Türkiye’den 17 genç göçmen ve mülteci katıldı. Iraklı, Sudanlı, Çeçenistanlı ve dahası… Biz, Sudanlı Amar M. ile çektiği kısa film üzerinden 19 yıllık hayatına sığdırdığı acıları, sıkıntıları ve özellikle de umutlarını konuştuk.

Amar, geçtiğimiz haziran ayından beri Türkiye’de. Yasal durumu henüz belli değil. Ya göçmen statüsü kazanacak ya üçüncü bir ülkeye ya da Sudan’a geri gönderilecek. Kumkapı’da buluştuk Amar’la. İki Sudanlı arkadaşıyla kaldığı odaya doğru yürümeye başlıyoruz. Tanışma faslını geçtikten sonra binlerce insanı canından eden iç savaş nedeniyle ülkesinden kaçtığını anlatmaya başlıyor. “Sebep yokken kim ülkesini terk eder ki?” diye soruyor. Babası öldürülünce yurdunu terk etmek zorunda kaldığını söylüyor. Aynı sonu yaşamaktan korktuğunu ifade ediyor. “Çok özlüyorum” dediği annesi ve iki kız kardeşini geride bırakıp Sudan’dan ayrılmış. “Annen ve kız kardeşlerin şu an nasıl, görüşebiliyor musun?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Belki yaşıyorlardır, bir gün dönersem nasıl olduklarını göreceğim.” Zihnimiz ailesinin yaşayıp yaşamadığından habersiz sürdürülen bir hayatla tanışmanın üzüntüsü ve şaşkınlığıyla karışmışken Amar’ın odasının bulunduğu apartmanın önüne geliyoruz. Elbette ki üst katlarda değil mülteci hayatları barındıran oda. Bodrum kata doğru iniyoruz. Eski ve karanlık… Sağlı sollu dört oda. Amar, yıpranmış kapıyı, ardından ışığı açınca üç yatak bir televizyondan oluşan üç metrekarelik odayla karşılaşıyoruz. Ayakkabılarımızı çıkarıp orta yere oturduktan sonra Amar’ın hikâyesini dinlemeye devam ediyoruz. Tabii beş parasız olmasına rağmen bakkaldan aldığı hazır kahve ve bisküvi ikramı eşliğinde.

Amar’ın ölümden kaçışının ilk durağı Libya olmuş. Libya’da iş bulup yaklaşık bir sene çalışmış. Para biriktirmesi gerekiyormuş çünkü. İtalya’ya gitmek istiyormuş. İngilizce öğrenmiş bu arada. Parasını biriktirir biriktirmez bir gemiyle anlaşmış. Yaklaşık dört günlük tehlikeli ve yıpratıcı bir yolculuğun ardından İtalya’ya ulaşmış. Yolculuk orada bitmemiş. “Nasıl olduğunu bilmeden oradan da Türkiye’ye geldim.” diyor. Öyle ki İzmir’e çıktında ne yapacağını, nereye gideceğini bilemez haldeymiş. O sırada Afrikalı birini görmüş. ‘Burada Sudanlılar var mı?’ diye sormuş. O da Amar’ı İstanbul’a göndermiş. Şimdi iki Sudanlı ile bir odayı paylaşıyor. Küçük olsa da oda, oldukça temiz. Kokan, karmaşık bekar odalarından değil yani. Odanın kirası aylık üç yüz lira. Fakat Amar çalışamadığı için son iki aylık parasını ödeyememiş. Konuştuğumuzda ‘son beş günüm’ diyordu. Kirasını ödeyemezse odasından atılacak. Yine de umudunu kesmiş değil. “Biz Müslüman’ız, Allah var, umut var!” diyor. Bu arada yatağının başındaki kitaplar dikkatimizi çekiyor. Kur’an-ı Kerim ve İngilizce romanlar… Okumayı çok seviyormuş. Eğitim alamadığı için çok üzüldüğünü söylüyor. Günlerinin boş geçmesi de canını sıkıyormuş. “Kumkapı’da dolaşmak yerine çalışmak, kendime bir hayat kurmak istiyorum.” diyor.

Beraberce kısa filmini izliyoruz. İki saatte çekmiş filmi. Özellikle teröristlerin fotoğraflarını gösteren kareler geçerken önümüzden acı çektiği her halinden belli oluyor. Hâlâ tedirgin, hâlâ korkuyor. Fotoğraf çekelim dediğimizde yüzünün görünmesini istememesi de bu korkudan. “Geleceğimin nasıl olacağını bilmiyorum.” diyor. Sudan’a geri gönderilme korkusu bu aslında. “Türkiye çok güzel bir yer, insanları çok iyi.” diyen Amar, Amerika ya da Kanada’ya yerleşmek istiyor. O ülkelerde daha rahat yaşayabileceğini düşünüyor. ***

Zor hayatlar filmde!

Geleceğini Hayal Et projesine Türkiye’den katılan Iraklı Regina A. hayat hikâyesini filminde şöyle anlatıyor: “Ben Irak Dohuk’ta doğdum. Ailece verdiğimiz mücadeleyi anlatmak istiyorum. Mutlu ailenin yedi çocuğundan biriyim. Beş yaşımdayken babamı trafik kazasında kaybettim ve her şey zor olmaya başladı. Annem bizi Türkiye’ye getirdi ve hepimiz küçük yaşta çalışmaya başladık. Ben 11 yaşında çalışmaya başladım. Şimdi 21 yaşındayım. Ama hiçbir şey göründüğü gibi değil. Bize hep hakkınızı alıyorsunuz derler. Oysa bizim hiçbir hakkımızı vermiyorlar. Sigortasız çalışıyoruz ve en ufak şeyde işten atılıyoruz. Ama yaşamak için para kazanmak zorundayım. Ama her şeye rağmen mutluyum. Ayakta kalmamın tek sebebi ailemizdeki sevgi.” Kısa filmleri şu internet adresinden izleyebilirsiniz: http://www.britishcouncil.org/livingtogether-projects-imagine-your-future-videos

29.03.2009

ZAMAN GAZETESİ

Bombalanan köylerini yeniden kurdular… Şimdi geri dönüş vakti!

Yıllar geçse de terör nedeniyle yerini yurdunu terk eden vatandaşların gözü hep arkada. Yeni nesil neyse de yaşını başını almışların aklından çıkmıyor hiç memleketin taşı toprağı. Bir de büyük şehrin karmaşasına ayak uyduramama derdi baş gösterince geri dönüş arzusu sönmüyor hiç. 
 

Geride bıraktıkları evler, teröristler barınmasın diye operasyonlar sırasında yakılıp yıkılmış olsa da. Tıpkı Bingöl’ün Kiğı ilçesi Yazgünü köyünden başta İstanbul olmak üzere batı illerine 1994 yılında göç etmek zorunda kalan vatandaşlar gibi. Onlar, geri dönme umuduyla yaklaşık 15 yıldır verdikleri mücadelenin ardından mutlu sona ulaştı. Askeri operasyonlar sırasında teröristler barınmasın diye bombalanarak, yakılıp yıkılan evleri, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) tarafından yeniden yapıldı. Şimdi terörist saldırısından korunmak için askerî helikopter gölgesinde göç ettikleri köylerine geri dönüyorlar.

Bombalanan köylerini yeniden kurdular, geri dönüyorlar!

Bingöl’ün Kiğı ilçesinde altı mezradan oluşan Yazgünü köyü sakinlerinin hayatı, terör örgütü PKK’nın dur durak bilmeden katliam yaptığı 1993-94 yıllarında değişmiş. Teröristler köylüyü canından bezdirir hale gelmiş. Hemen her gece erzak istemek için köyü basmışlar. Ölüm korkusuyla ellerindekini teröristlere vermek zorunda kalan köylüler sabah olunca askerin ‘Neden yardım ediyorsunuz?’ tepkisiyle karşılaşmış. Bölgede görev yapan bir yüzbaşı o günlerde köylülere ‘Burayı terk edin. İki yıl da gelmeyin. Siz varken teröristlere operasyon yapamıyoruz.’ demiş.’Ne yaparız, nereye gideriz?’ demelerine fırsat bulamadan hayvanlarını, ürünlerini yok pahasına satıp köyü boşaltmışlar. Pek çoğu İstanbul’a göçmüş. Köylerine geri dönmenin hesabıyla yatıp kalkmışlar hep. Bir gün köylerinin terörist yuvası olmasın diye yakılıp yıkıldığı, bombalandığı haberini almışlar. Üzülmüşler, ama umutlarını yitirmemişler. O dönemde İstanbul’da Denizcilik İşletmeleri’nde çalışan köylüleri Ziya Eğin önderliğinde birleşip 1996 yılında bir dernek kurmuşlar. Bingöl Kiğı İlçesi Yazgünü Köyü Sosyal Yardımlaşma Derneği ile köylerinin yeniden kurulması için mücadeleye girişmişler.Dernek Başkanı Ziya Eğin, köylerini yeniden kurduran mücadelelerini anlatmadan önce köyünden ayrılmak zorunda kalan ailesinin sıkıntılarına dikkat çekiyor. Çocukluğundan beri İstanbul’da çalışan 58 yaşındaki Ziya Eğin, terör olayları arttığı zaman babasının sürekli köyden ilçeye inerek kendisini aradığını ve “Oğlum ortam çok kötü, ürettiğimizi tüketemiyoruz, gece teröristler geliyor erzak istiyor, gündüz asker geliyor neden verdiniz diyor. Zor durumdayız.” dediğini söylüyor. Ziya Eğin, yüzbaşının da ‘burayı boşaltın’ isteğini duyunca ailesini İstanbul’a taşımış. Bütün varlıklarını yok pahasına satarak göç ettiklerini belirten Ziya Eğin, şöyle konuşuyor: “Devletin bekası için taşındık. Bizden sonra oraya teröristler yerleşeceği için bizim evlerimiz bombalandı. O bölgede yaklaşık 500 kişinin yaşadığı 6 mezra tamamen boşaldı.”Evli olan iki kardeşi ve anne, babası ile birlikte üç aile tek evde yaşamaya başlamışlar İstanbul’da. Köylülerinin yaşadığı sıkıntıya bire bir şahit olan Ziya Eğin, derneği de kurduktan sonra başlamış resmi makamları dolaşmaya. Köyün yeniden kurulması için yazdığı dilekçeler ilk zamanlar ‘Olağanüstü hal var, şimdi olmaz’ diye reddedilmiş. Hemen eski başbakan Bülent Ecevit’in Ordu Mesudiye’deki projesinden esinlenerek bir köy-kent projesi hazırlamış kendince. Dönemin başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz’a sunmuş bu projeyi. Görüşmeler yapılmış. Sürüsüne bereket resmi kurumdan onaylar alınmış. Fakat bürokrasi ve aksilikler nedeniyle köy bir türlü kurulamamış. Şöyle ilginç bir anısını anlatıyor Eğin: “Ankara’da makamları dolaşırken Afet İşleri Genel Müdürlüğü’ne gittim. Genel müdür yardımcısı bana ‘Biz afetzedeye ev yapıyoruz.’ dedi. Ben de ona ‘Biz de zedeyiz.’ dedim. Şaşırdı. ‘Terörzedeyiz’ dedim. Güldük.”

Yazgünü Köyü boşaltıldıktan sonra, evler teröristler barınmasın diye bombalanmış. Köylülerin geri dönüş umuduna TOKİ el uzattı. Köy yeniden kuruldu.

2003′e gelindiğinde hâlâ durum aynıymış, dernek başkanı Eğin bakmış olacak gibi değil, işi gücü bırakıp emekli olmuş. O sırada da TOKİ’nin bu türden projeler aradığını duymuş. Kapılarını çalmış. Dosyasını bırakıp İstanbul’a dönmüş. Bir gün TRT 3′ü izlerken TOKİ’den koordinatör Bahattin Yıldırım’ı görmüş. ‘Bizde Bingöl’le ilgili bir dosya var, Kiğı Yazgünü köyünden biri proje yapmış getirmiş, biz o projeyi yapacağız ve o insanları oraya yerleştireceğiz.’ diyormuş. Bunu duyunca çok sevinmiş Eğin. Hemen başbakan ve TOKİ başkanına teşekkür mektubu yazmış. “1996′dan beri bürokrasi nedeniyle yapamadığımız işi hemen hallettiler.” diyor.

Böylece yapımı bir türlü tamamlanamayan köyleri pek çok sıkıntıya rağmen TOKİ tarafından yeniden kurulmuş. 2008 Aralık ayında bütün evler tamamlanmış. Anahtarlar sahiplerine teslim edilmiş. TOKİ’nin 89 konut yaptığı köyün şu an su ve okul ihtiyacı var. Başkan Eğin, onların da kısa sürede halledileceğini belirtiyor. 1994′te Bingöl’den ayrılan köylülerin yüzde 60′nın geri döneceğini sözlerine ekliyor.

Babamın bir ah deyişi vardı ki!

Ziya Eğin’den Yazgünü köyünün yeniden kurulma hikâyesini dinledikten sonra 85 yaşındaki annesi Elif nine ve eşi Remziye Hanım yaşadıkları sıkıntı dolu günleri anlatıyor. Elif nine, terörden çok çektiklerini söylüyor. Teröristlerin 1993′ün sonbaharında sekiz kez köyü bastığını, erzak istediğini anlatıyor. Tarlalardan soğan köklerini dahi söküp götürdüklerini söylüyor. Evinden ayrılması gerektiği söylenince çok üzülmüş. Köyünü terk etmek istememiş. Ağlaya ağlaya göç etmiş yine de. İstanbul’a hiç alışamamış. “Betonların içinde kaldım.” diyor. “Ben köyümde bir kilo gelen domatesler yetiştiriyordum. Ağaçlarım vardı, bahçem vardı.” sözleri dökülüyor ağzından.

Elif nine özellikle evinin bombalandığını öğrenince yıkılmış. Gidip görmek istemiş. Oğluyla gittiği köyünde evinin kapısını bile bulamamış. Yine ağlaya ağlaya İstanbul’a dönmüş. Geçen yıllar içerisinde eşini kaybetmiş Elif nine. Bu arada söze giren Ziya Eğin, “Babamın bir ah deyişi vardı ki içimizi dağlardı.” diyerek şöyle devam ediyor: “İstanbul’a geldikten sonra babam çok dalgınlaştı. Zaten öyle bir dalgınlık sırasında araba çarptı, vefat etti.” Elif nine şimdi geri döneceği için mutlu. Yine de köylerinin eski halini gösteren fotoğrafa hüzünle bakarak “Eski evimin tadını bulamam.” diyor.

Evlerinin her bir yanı köylerinin eski halini gösteren fotoğraflarla dolu Remziye Hanım da anne ve babasının yaşadığı acıyı anlatıyor yaşlı gözlerle. Babası varlıklı biriymiş köydeyken. Remziye Hanım’ın “Varlıktan yokluğa düştü.” dediği babası sahip olduğu büyük ve küçükbaş hayvanları ucuza satıp İstanbul’a gelince üzüntüden yüksek tansiyon hastalığına tutulmuş. Bu sebepten vefat etmiş. Remziye Hanım, “Acılar anlatmakla bitmiyor ki!” deyip sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ne zaman Harem’den otobüse binip köye gidemeyeceğimizi anladım, bir yanım felç oldu. Hele annem. Çok acı çekti.” Remziye Hanım’ın annesi kanser olmuş. “Yetiştirdiğim ürünler köydeki ambarda çürürken evlatlarım burada neler yiyor.” diye üzülüp duran annesi hastalanmış. Kan kanseri teşhisi konmuş. Remziye Hanım, evini görebilmesi için annesini Bingöl’e götürmüş. Ama köylerine gitmek yasak olduğu için karşı köyden evlerini izlemekle yetinmek zorunda kalmışlar. “Dayanamıyoruz, başkasının evindeyiz. Evimize bakıyorum, çeşmeye, bostana…” Annesinin son bir kez evine girememesinin kendisini çok yaraladığını ifade ediyor.

29.03.2009

ZAMAN GAZETESİ

Çankırı Ankara arası paraşütle kaç saat?

Dağ yamacından koşar adım hava akımına kapılıp da yerçekimine inat bulutlara doğru yükselmenin, gökyüzünde kilometrelerce süzülmenin tadını yamaç paraşütüyle uçanlar bilir. Paraşütle uçaktan atlayıp kısa sürede yere konmak gibi değildir çünkü. Hava akımının yardımıyla uçarsınız dakikalarca; hatta saatlerce… Bazen 10, bazen 100 kilo metre boyunca… İşte bu yüzden tam bir tutku yamaç paraşütü. Hele bir de Türkiye’yi yamaç paraşütüyle tanıştıran isimlerden biriyse mevzu bahis, sınır tanımayan bir tutkudan bahsetmek gerek. Ne iş, ne yaş ne de hayatın diğer sıkıntıları… 63 yaşındaki Tahsin Tekin işte bu isimlerden biri. Onu yamaç paraşütü adına önemli kılan sadece Türkiye’deki ilk isimlerden biri olması, hâlâ her hafta sonu uçması da değil. O, Türkiye’nin nüfusu yönüyle en küçük ilçesine, Çankırı Bayramören’e 2009 Yamaç Paraşütü Dünya Kupası ön yarışmasını (Pre-Paradigling World Cup) getirmeyi başardı. Hem de özellikle başlangıcı itibarıyla bir buçuk yıllık ilginç bir sürecin ardından.

Bayramören’i belki de bir, iki yıl sonra dünya kupası elemelerinin yapıldığı merkezi haline getirecek bu ilginç süreci anlatmadan önce Tahsin Tekin’in yamaç paraşütüne dair 1988 yılına kadar dayanan serüvenini anlatmak gerek. Tekin, yamaç paraşütüyle tanışması bir otomotiv firmasında genel müdürlük yaptığı sırada Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) yaptığı gezi sırasında gerçekleşmiş. Detroit şehrindeki Amerikalı bir arkadaşının ‘Hafta sonları uçuyorum, müthiş bir şey.’ sözlerinin ardından tanışmış bu sporla. Yaklaşık bir yıl sonra Türkiye’ye dönen Tekin’in aklında kalmış yamaç paraşütüyle uçma fikri. “Bu işi Türkiye’de nasıl yapabiliriz?” sorusunun cevabını aramaya başlamış. Çünkü o dönemin Türkiye’de yamaç paraşütünün adı bile yok. Bu arada Tekin’in Tunç Elmasulu adlı bir arkadaşı, İsviçre’ye gittiğinde altı, yedi saatlik bir yamaç paraşütü eğitimi almış. Dönüşte de yanında birkaç paraşüt getirmiş. ‘Varsın gerekli ekipmanın hepsi olmasın, paraşüt bize yeter!’ deyip Çatalca’da uçmaya başlamışlar. Daha doğrusu uçmayı öğrenmeye. Uçmanın tadına varan Tekin ve arkadaşları yeni yer arayışına girmiş kısa bir süre sonra. Bolu Abant’a çevirmişler rotalarını. 450 metreden kalkarak ilk yüksek uçuşlarını da burada gerçekleştirmişler. Bununla da yetinmemişler, şimdilerin ünlü yamaç paraşütü alanına Ölüdeniz’e gitmişler. Hatta Ölüdeniz’le yamaç paraşütünü onlar tanıştırmış.

1990 yılında Ölüdeniz’e gider gitmez Babadağı’nı gözlerine kestirmişler. Yanlarına bir köy muhtarını alarak dağa tırmanmışlar. Bin 700 metre yüksekliğinde uçabilecekleri alanı bulmuşlar. İlk uçuşlarını yapmışlar. Tabii çevreden onları görenlerin, muhtar da dahil, ta ilk baştan itibaren ‘Kim bu deliler?’ anlamında bakışlarına maruz kalmışlar. Tekin, “Haklılardı. Çünkü bizim yaptığımız çılgınlıktı.” diyor. Yaptıklarının neden çılgınlık olduğunu da şu ilginç sözlerle açıklıyor: “Kelle koltukta yapıyoruz. Kafamızda kask yok, ayağımızda bot yok. ekipman yok ki Türkiye’de. Benim kafamda hasır bir kovboy şapkası, ayağımda kovboy çizmeleri vardı. Öyle uçuyorduk yani.” Yerel halk onları garip karşılasa da onlar, Ölüdeniz’i çok sevmişler. İş yoğunluğundan fırsat bulur bulmaz Ölüdeniz’e komşular uçmak için. Zaten zamanla Ölüdeniz yamaç paraşütü merkezi haline gelmiş.

Yaklaşık 10 kişilik ilk ekipten şu anda yamaç paraşütüyle uçan üç kişi kalmış. Tahsin Tekin, gülerek “Belini kıran, kafasını kıran bıraktı tabii. Uçuş zayiatı.” diyor. Sebep tabii ki uçuş için yeterli donanımın Türkiye’de bulunamaması. 63′lük yamaç paraşütçüsü, hâlâ hafta sonlarını uçmaya ayırdığını söylüyor. İstanbul’da Ormanlı ve Karaburun ya da İzmit’e günübirlik gidip geliyor. Uçma alanı bazen Sakarya veya Abant da olabiliyor. Yer konusunda arkadaşlarıyla internet siteleri üzerinden hafta içi anlaşıp hafta sonlarında uçmak üzere yola koyuluyorlar.

Bayramören’de dünya kupası ön yarışması

Yamaç paraşütünü Türkiye’ye getiren ilk isimlerden Tahsin Tekin bir ilki daha başardı geçtiğimiz aylarda. Arkadaşlarının da desteğiyle Çankırı’nın Bayramören ilçesine uluslararası bir yarışmayı getirmeyi başardı. Bayramören, 12-16 Ağustos tarihleri arasında 2009 Yamaç Paraşütü Dünya Kupası ön yarışmasına ev sahipliği yapacak. 790 nüfuslu bu ilçeye dünyanın kapılarını açacak, haliyle tanıtımını sağlayıp turizm gelirlerini artıracak bu yarışmanın hikâyesi ise şöyle:

Aslen Çankırılı olan Tahsin Tekin, Bayramören’de yaşayan halasının vefatını öğrenince ilçeye gitmiş. Bu sırada ilçedeki tanıdıklarıyla Bayramören’in göç veren halini, kalkınma için neler yapılması gerektiğini konuşmuşlar. Proje fikirleri ortaya atılırken Tekin’e ‘Burada yamaç paraşütü yapılabilir mi?’ diye sormuşlar. Bu teklifi duyunca hemen uçabileceği ve inebileceği yeri göstermiş etrafındakilere. 2007′nin Eylül ayında sekiz arkadaşıyla birlikte bu sefer uçmak için geri dönmüş Bayramören’e. Uçmuşlar. Potansiyelin gayet iyi olduğunu görmüşler. İstanbul’a döndükten iki hafta sonra yanına iki tecrübeli arkadaşını alarak tekrar Bayramören’in yolunu tutmuş. 2 bin 200 metrede yaklaşık on kilometre uçmuşlar. Hatta Bayramören’e inebilmek için 45 dakika uğraşmak zorunda kalmışlar. Arkadaşlarıyla ‘Burada Türkiye rekorlarını kırabiliriz.’ fikrinde birleşmişler. Madem temel amaç Bayramören’in tanıtımı, böylesi de bir potansiyel var, Tekin’in aklına o anda bir yarışma düzenleme fikri gelmiş. ‘Bütün ömrü paraşüttür.’ dediği arkadaşı Semih Sayır’la ‘Tamam, bu işi yaparız.’ demişler. Hemen 2008 yılının 22-24 Ağustos tarihlerinde bir yarışma düzenlemek için işe koyulmuşlar. Tüm arkadaşlara haber salmışlar. Yaklaşık yüz paraşütçü toplanmış o tarihte Bayramören’e. Bunlardan 23′ü Bayramören XC Open 2008 adlı organizasyonda yarışmak için uçmuş. Tekin, paraşütçülerin ortak fikrini şöyle aktarıyor: “Bayramören gibi bir yerde uçmadık.”

Tekin, Bayramören’in yamaç paraşütü için uygun bir yer oluşunu şöyle açıklıyor: “Burada bir hat oluşmuş. Boyu yaklaşık 100, eni de 6 ile 10 kilometre arasında. Güneye bakan yamacı güneş ışınlarını direkt alıyor. Siz oradan kalktığınızda hava ısındıkça yükselirsiniz. Öğlene doğru, kısa bir sürede bulut tavanına kadar yükselebilirsiniz. Bu da deniz seviyesinden yaklaşık dört bin metre yükseklik demek. Üç buçuk dört saat uçabilirsiniz.”

Bayramören XC Open 2008, büyük yankı uyandırınca Tekin, gözünü uluslararası bir yarışmaya dikmiş. “Amacım yamaç paraşütü konusunda bu kadar büyük bir potansiyeli olan Bayramören’i tüm dünyaya tanıtmak.” diyen Tekin, arkadaşı Semih Sayır’ı geçtiğimiz ekim ayında eline Bayramören dosyasını da tutuşturarak Brezilya’daki dünya kupası toplantısına göndermiş. “Çık dünya kupasına Bayramören’i anlat.” demiş. Semih Sayır, her yıl toplanıp yarışma alanlarını belirleyen bu ekibi ikna edip Bayramören’i dünya kupası ön yarışmasının yapılacağı yerler listesine sokmayı başarmış. Diğer yerler ise Çin, İtalya ve Slovakya. Tekin, ön yarışma yapılan yerler için şu ifadeyi kullanıyor: “Buralar, dünya kupası düzenleyebilecek yerler.” Bu arada Semih Sayır’ın başarısı bununla da sınırlı kalmamış. Brezilya’dan ikinci başkan unvanıyla dönmüş.

Etkinliklerini http://www.xcbayramoren.org. adlı internet sitesinde duyuran Tekin ve arkadaşlarının hedefi şimdi ağustostaki 2009 Yamaç Paraşütü Dünya Kupası ön yarışmasından yüzlerinin akıyla çıkabilmek. Bu nedenle Bayramören’in altyapı eksikliklerinin bir an önce giderilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Yarışmada hedef ise uzun bir mesafe çıkarıp en azından Ürgüp peribacalarının olduğu yere, Ankara-Kayseri arasından geçerek varmak. Yarışmaya ilgi yoğun. Aralarında dünya kupası başkanı Makedon asıllı Goran Diminoski’nin de bulunduğu yaklaşık 150 kişi şimdiden yarışmaya başvurmuş durumda.

Çankırı’dan uçtum, Ankara’ya düştüm

55, 62 ve 73 kilometrelik rotalar üzerinden yapılan Bayramören XC Open 2008′de ilginç olaylar da yaşanmış. Mesela Bayramören’den kalkan bir paraşütçü, yaklaşık 75 kilometre uçtuktan sonra Ankara’nın Aktürk beldesine inmiş. Tabii bunu gören Aktürklüler oldukça şaşırmış. Aslında en önemlisi bu rotanın biraz tehlikeli olması. Çünkü genç paraşütçünün indiği yer Esenboğa Havalimanı’nın hemen yanı başındaymış. Bölge halkının görebilmesi için rotaların çevre ilçeler üzerinden çizildiği yarışmanın üçüncü günü Ilgaz Dağı üzerinden Tosya’ya uçmuşlar.

Önder Deligöz

15.03.2009

ZAMAN GAZETESİ

Hollywood’un matematiğini Harvard çözdü

Oyun teorisiyle tanınan Nobel ödüllü matematikçi John Nash, “Kim ne derse desin matematik kesindir ve sanattır.” demiş. Hani şu Akıl Oyunları filminde Russell Crowe’un canlandırdığı şizofren ve dâhi matematikçi. Bir diğer dünyaca ünlü matematikçi Jerry King de ‘Matematik Sanatı’ diye kitap yazmış. Kitabın arka kapağına da şu not iliştirilmiş: “Rousseau okuyan, Beethoven dinleyen ve Picasso’dan hoşlananların da matematiği anlamasını ve yaklaşık 2 bin 500 yaşındaki bu uğraştan tat almasını amaçlıyor.” Yani, lise diplomasını alır almaz ya da Öğrenci Seçme Sınavı’nı kazasız belasız aşar aşmaz, “Bu saatten sonra ‘topla, böl, çarp, çıkar’dan başka bir ilişkim olmaz.” diye terk ettiğimiz bu bilim dalı, üstatları için bir sanat. Hatta evrenin dili, hayatın ta kendisi. Peki, üstatlarınca böylesi yüceltilen bir bilim, diğer sanat dallarıyla etkileşime girmiş midir? Elbette ki evet! Hayatın anlamıysa matematik, sinema filmlerinde karşımıza çıkması kaçınılmaz, öyle değil mi? Harvard Üniversitesi Matematik bölümü öğretim üyesi Oliver Knill de öyle düşünmüş olacak ki 70 Hollywood filminde geçen matematik sahnelerini bulup çıkarmış. Pek çoğu gişe rekoru kıran Hollywood filmlerinin matematik kokan sahneleri şimdilerde Harvard Üniversitesi’nin internet sitesinde.
 

Her şeyin bir matematiği var, Hollywood’un da…

Matematik, farkında olmasak da hayatımızın tam merkezinde. Okulda, işte, teknolojide, mühendislikte ve tabii ki Hollywood filmlerinde. İşte bu cümlenin ardından hafızalar tazelenmeye, matematikle alakalı filmler, sahneler hatırlanmaya başlanmıştır bile. Hemen belirtelim, filmleri hatırlamaya çalışırken çok yorulmayacaksınız aslında. Çünkü Harvard Üniversitesi profesörlerinden Oliver Knill, 70 Hollywood filminden matematik sahnelerini sizin için derlemiş bile. Knill, ‘Filmlerdeki Matematik Sahneleri (Mathematics in Movies)’ başlıklı arşivini, Harvard Üniversitesi matematik bölümünün internet sitesinde yayınlıyor. Sitenin adres uzantısı şöyle:

‘www.math.harvard.edu/~knill/mathmovies’ İki yıllık çalışmanın ürünü arşivde hangi filmler yok ki? Zor Ölüm (Die Hard), Akıl Oyunları (A Beautiful Mind), 21, Da Vinci’nin Şifresi (The Da Vinci Code), Can Dostum (Good Will Hunting), Geleceğe Dönüş (Back The Future), Küp (Cube), Shrek ve Yeni Hayat (Cast Away) bu filmlerden sadece birkaçı.

Harvard Üniversitesi Matematik bölümü öğretim üyelerinden Oliver Knill’in arşivi 1931 yılında çekilen filmlerden günümüzün vizyon rekorları kıran yapımlarına kadar uzanıyor. Yani Knill sadece DVD’leri değil VHS bantları da gözden geçirmiş. Filmlerin matematikle ilgili sahnelerini Harvard Üniversitesi’nin internet sitesi üzerinden izleyip bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz. Hatta izlemek istediğiniz sahnenin başlığına tıklamanız halinde dünyaca ünlü sinema sitesi IMDB’ye bağlanarak içinde matematik barındıran filmle ilgili bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

3 ve 5 litrelik damacanadan 4 litre su nasıl elde edilir?

Matematik sahneleriyle ilgili 1995 yapımı Zor Ölüm 3 filminden bir örnek verelim hemen. Filmin başrolünde hemen hatırlayacağınız gibi Bruce Willis oynuyor. New York’un muhtelif yerlerine bomba koyan teröristlerin peşine düşen polis memuru John McClane, o hengame arasında siyahi arkadaşıyla bir havuzun ortasında bulur kendini. Tabii ilk anda ne olduğu anlaşılmayan bir de çanta vardır havuzun yanı başında. Hemen arkalarındaki biri beş, biri üç litrelik iki su damacanasını da hatırlatalım. Sebebini az sonra anlayacaksınız. McClane, siyahi arkadaşının ‘Sana açmamanı söyledim.’ haykırışlarının arasında bomba düzeneği olan çantayı açar açmaz peşindeki polisle oyun oynamayı seven lider teröristin sinir bozucu sorularından biriyle daha karşılaşır.

Bombanın patlamaması için McClane ve arkadaşı, soruyu doğru cevaplamak zorunda. Soru oldukça tanıdık aslında. Hemen arkalarındaki üç ve beş litrelik damacanaları kullanarak dört litre su elde edecekler. Ardından, parkın ortasındaki patlamayı önlemek için bu dört litrelik suyu bomba düzeneğinin üzerine koyacaklar. Bu soruyu çözmek için de sadece beş dakikaları vardır. Neyse ki zeki ve çevik polis McClane ve bir o kadar yetenekli arkadaşı dört litrelik suyu elde etmenin yolunu buluyor. New Yorkluları kurtardıkları gibi bir de lider teröristin ‘tebrikler’ iltifatına nail oluyorlar. Yöntem ise şöyle: Önce üç litrelik damacanayı doldurup içindeki suyu beş litreliğe aktarıyorsunuz. Ardından üç litreliği tekrar doldurup beş litrelik damacanaya dolduruyorsunuz. Haliyle üç litrelik damacanada bir litre su kalıyor. Şimdi sıra beş litrelik damacanayı tamamen boşaltmakta. Sonra üç litrelik damacanadaki bir litre suyu büyük damacanaya aktarıyorsunuz. Şimdi üç litrelik damacanayı bir kez daha tamamen doldurup büyük damacanaya aktardığınızda dört litre suyu elde etmiş oluyorsunuz.

Harvard Üniversitesi Matematik Bölümü öğretim üyesi Oliver Knill, 2006 yılının sonbaharında başladığı çalışmasını iki yılı aşkın bir sürede tamamlamış. 1930′lu yılların filmlerini dahi gözden geçirmiş.Haliyle filmleri DVD’lerin yanı sıra VHS bantlardan da izlemiş.

İşçi-Havuz problemleri her yerde problem!

1994 yapımı Büyümüş de Küçülmüş (Little Big League) filmindeki matematik sahnesi o bildik işçi-havuz problemleri cinsinden. Filmin ana karakteri, 11 yaşında Billy Heywood adlı bir çocuk. Luke Edwards’ın oynadığı Billy, müthiş yetenekleri sayesinde küçük yaşında Amerikan Doğu Ligi’nde mücadele eden Twins adlı beyzbol takımının oyuncusudur. Her ne kadar profesyonel sporcu olsa da elbette ki onun hâlâ ev ödevleri vardır. Bir gün soyunma odasında ev ödeviyle boğuşurken takımın menajeri George O’Farell’den yardım ister. Billy’nin matematik ödevi şu: “Joe bir evi beş saatte boyayabiliyor. Sam ise aynı evi üç saatte boyuyor. İkisi birden aynı evi kaç saatte boyar?” Hemen harekete geçen menajer O’Farell, soyunma odasında taktiklerini yazdığı tahtaya problemi çözmek için geçer. Tabii başaramaz. Oyunculardan yardım ister. Kimi üç ile beşi çarpalım kimi aynı rakamları toplayalım, der. Hatta aralarından biri ‘Neden boyanmış bir ev bulmuyorlar ki kendilerine?’ diye soğuk bir espri patlatmayı ihmal etmez. Fakat bu cevaplar doğru değildir. Oyuncuların arasından matematikle ilgilenen zeki görünüşlü biri çıkıverir o arada. Havalı bir edayla tebeşiri ister ve formülü tahtaya karalamaya başlar. Formülü şöyle: ’3×5/3+5=1,8′ Cevap tatmin edicidir. ‘Vauuuvv’ nidalarının ardından görev tamamlanmıştır. Şimdi oyun zamanı, haydi sahaya!

Yüzde 66,7′ye güven, kapıyı değiştir, arabayı al!

Bir başka örnek de 2008 yapımı 21 filminden. Kevin Spacey, Jim Sturgess ve Lauren Fishburne gibi isimlerin rol aldığı film, dünyanın önde gelen üniversitelerinden Massachusets Technology Institute’de (MIT) ‘en zeki’ sıfatıyla okuyan Ben Campbell (Jim Sturgess) adlı öğrencinin, okul masraflarını karşılamak için matematik dehası hocası Micky Rosa (Kevin Spacey) ve beş arkadaşıyla Las Vegas’ta kumar oynamaya başlamasının hikâyesi anlatılıyor. Tabii matematik yetenekleri sayesinde para kazanıyorlar. Knill’in arşivindeki bölümde Newton tekniği ve üç kapılı yarışma problemi yer alıyor. Matematik hocası okulun en zeki öğrencisi Ben Campbell’e şu soruyu soruyor: “Bir televizyon yarışmasındasın. Üç kapı var. Bunlardan birini seçmen gerekiyor. Çünkü kapılardan birinin arkasında araba var. Diğer ikisinin arkasında ise keçiler var. Hangi kapıyı seçerdin?” Ben, birinci kapıyı seçeceğini söylüyor. Hoca devam ediyor: “Şovmen kapıların arkasında ne olduğunu biliyor ve üçüncü kapıyı açıp keçiyi gösteriyor. Ardından ‘Sana kararını değiştirme şansı veriyorum, birinciyi değil de diğer kapıyı açacak mısın?’ diye soruyor. Ne yapardın?” Ben’in cevabı kısa ve net: “Evet!” Hoca şaşırıyor. Sunucunun onu ters psikolojiyle kandırmak isteyebileceğini hatırlatıyor. Ben, kararlı bir şekilde şunları söylüyor: “Umurumda olmazdı, çünkü cevabım istatistikler üzerine. Değişken sayılara bağlı. Bu kural her şey için geçerli.” Muck Rosa bu noktadan sonra Ben’den kendilerini aydınlatmasını istiyor. Devamı şöyle: “Sunucu bana kapıyı seçmemi ilk söylediğinde yüzde 33,3′lük bir kazanma şansım vardı. Ama sonra bir kapıyı açıp tekrar seçmemi istediğinde bu oran yüzde 66,7 oldu. İkinci kapıyı seçeceğim, yüzde 33,3 sayesinde.” Bu cevaba ‘Evet’ diye karşılık veren Rosa’nın değerlendirmesi ise şöyle: “Eğer hangi kapıyı açacağınızı bilmiyorsanız hesap yapın. Çoğu insan bunu düşünemezdi. Paranoyak davranır, korkar ve duygularına yenilirdi. Ama Bay Campbell duygularını bir kenara bıraktı ve basit matematik kullanarak kendine yeni bir araba kazandırdı.”

Önder Deligöz

08.03.2009

ZAMAN GAZETESİ

İmamlar artık ‘şan’lı ezan okuyacak

Ezan, en güzel sözleri, melodileri barındıran İlahi bir davet. Güne başlarken saba, öğle vaktinde rast, ikindide hicaz, akşam segâh ve yatsı için uşşak makamında okunan ezanlar, insanı maneviyatın derinliklerine sürükler. Hele bir de okuyanı da maharetliyse, sesi güzelse ve o sesi iyi kullanabiliyorsa… İşte bu güzelliği evinde oturana, sokaktan geçene, namaz vaktini bekleyen cemaatine yaşatmak isteyen imamlar, seslerini daha iyi kullanabilmek için şan dersi alıyor.

İstanbul’da Laleli Camii’nin hemen bahçesindeki külliyeden ‘a, e’ gibi sesler, garip nefesler yükseliyor bugünlerde. Şaşırmamak lazım. Çünkü imamlar daha iyi ezan, Kur’an veya mevlit okuyabilmek için ders alıyor burada. Devlet sanatçısı Arif Özgülüş, her pazartesi günü imam, müezzin; hatta ilahiyat fakültesi öğrencilerine şan dersi verip seslerini nasıl kullanmaları gerektiğini öğretiyor. Laleli Camii’nin bahçesine girer girmez sesleri duyuyor ve takip ediyoruz. Kapıyı aralayıp içeri girdiğimizde önünde orgu, yanında ses kullanma tekniklerini gösteren çizimleri astığı tahtasıyla devlet sanatçısı Özgülüş karşılıyor bizi. Derslik İstanbul’un dört bir yanından gelen ve farklı yaşlardan yaklaşık 40 kişiyle dolu. Gencecik olanları bir yana 35-40 yıllık imamlarla karşılaşmak şaşkınlığımızı daha bir artırdı. Bir sandalye çekip imamların ilginç ses açma, ses çıkarma tekniklerine şahit oluyoruz. Ardından imamların ‘hocam’ diye hitap ettiği Arif Özgülüş, öğrettiği teknikleri kullanabilmeleri için tek tek ezan ya da kaside okutturuyor imamlara. Bir imam yeni öğrendiği teknikle ve güzel sesiyle kaside okumaya. Bir anda cep telefonları çıkıyor ortaya. Meğer iyi bir okuma tekniği duyduklarında hemen kaydediyorlarmış o sesi. Ardından da o güzel sesi tebrik için ‘maşallah’ sesleri yükseliyor derslikte.

İmamlar daha iyi ezan, Kur’an veya mevlit okuyabilmek için ders alıyor. Devlet sanatçısı Arif Özgülüş, İstanbul Laleli Camii’nde her pazartesi, imam, müezzin; hatta ilahiyat fakültesi öğrencilerine şan dersi verip seslerini nasıl kullanmaları gerektiğini öğretiyor.

Arif Özgülüş, Laleli Camii bahçesinde yer alan Ebul Vefa Vakfı’nın, özellikle de Laleli Camii imamı Behlül Düzenli’nin isteği üzerine burada şan eğitimi vermeye başlamış. Dersler iki aydır sürüyor. Fakat burası Özgülüş’ün ilk ve tek şan dersi verdiği yer değil. O, yaklaşık yedi senedir imamlara, müezzinlere, din adamlarına, hafızlara ve öğrencilere Üsküdar’daki Altunizade Kültür Merkezi’nde ses eğitimi veriyormuş. İmamlara verdiği şan derslerinin başlama hikâyesi ise şöyle: Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma konusunda otorite kabul edilen ‘kurra’ Ramazan Pakdil, sesi kısılınca doktorunun tavsiyesiyle Arif Özgülüş’ün derslerine katılmış. Şan teknikleriyle Pakdil’in kısılan sesini düzelmiş. Yaklaşık 25 yıldır Haseki Eğitim Merkezi’nde Kur’an-ı Kerim’i güzel okumayı öğreten Pakdil’in çevresindekiler bu duruma şahit olunca Özgülüş’ün konservatuara hazırlık amacıyla verdiği şan derslerinin müdavimleri arasına imamlar da katılmış.

Özgülüş, imamların yüzde 90′ının güzel sese sahip olduğunu, fakat bu sesi kullanmayı bilmediklerini söylüyor. Mesleği icabı sesini kullanmak zorunda olan herkesin şan dersi alması gerektiğine dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Birçoğunun ses rahatsızlığı var.Farkında değiller. Sesin, vücudun hangi bölgesi kullanılarak çıkarılacağını bilmeleri lazım. Bilmezseniz bir süre sonra sesiniz çıkmaz.”

İmamların ilk anlarda ses tekniğiyle ilgili çalışmaları yadırgadığını öğreniyoruz bu arada. Çalışma teknikleri, çıkarılan ses ve nefesler ilk kez görenler için oldukça garip çünkü. Sanatçı Özgülüş, her harf için ayrı bir antrenmanın olduğunu belirterek şunları söylüyor: “Birinci oktav ve ikinci oktav var. İkinci oktava geldiklerinde çıkan ince sesi yadırgıyorlar mesela. Ama o ses hafız sesidir.” Özgülüş, eğittiği imamları camilerinde imtihan ettiğini de söylüyor. Görevini yaparken sesini iyi kullanan imamları gördükçe mutlu olduğunu belirtiyor.

18 yıllık imam Nafiz Sevindik, iki aydır şan eğitimi alanlardan. Gaziosmanpaşa Küçükköy Camii imamı Sevindik, derslere başladığı günden bu yana sesinde büyük bir değişim olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Cemaat bile fark etti. ‘Hocam sesin daha gür çıkıyor’ diyorlar.” İki yıllık imam Şeyho Karaca ise “Önceden bir ezan okuyunca işim bitiyordu. Çünkü gırtlağımı kullanıyordum.” diyor. Sesini kullanmayı öğrendiğini söyleyen Karaca, gırtlağını kullanan bütün imamlara şan dersi almayı tavsiye ediyor.

‘Cemaat, sesimizdeki farkı hissediyor’

Fatih Vezneciler Kalenderhane Camii imamı Murat Özoğlu: Yedi yıllık imamım. İki aydır şan eğitimi alıyorum. Meslek icabı sürekli boğazımızı kullandığımız için şan dersi verildiği haberini alınca hemen geldim. Eğitimlere başladıktan sonra nefes daha uzadı. Daha rahat okumaya başladık. Boğazımız yorulmuyor artık. Cemaat de fark ediyor. ‘Ses daha uzadı, daha gürleşti’ diye bize iltifat ediyorlar. Derslere başladığımız ilk zamanlar çalışmalar çok garip geldi aslında. Gülmeler oldu. Dışarıdan gören ‘bunlar deli’ der. Ama çok faydalı bir çalışma. İhtiyacımız var.

***

Avcılar Şükriye Yoluç Merkez Camii imamı Abdullah Yılmaz: 18 yıllık imamım. Şan eğitimi benim gönlümde olan bir şeydi yıllardır ama imkan bulamamıştım. Ama Ebul Vefa Vakfı böyle bir şey başlatmış, teşekkür ediyoruz. 1980′den beri ara ara musiki eğitimi alıyorum. Ama şan dersinin benim için daha önemli olduğunu anladım. Bir aydır geliyorum. Sesimde çok büyük bir değişim oldu. Doğru nefes alıp vermeyi burada öğrendim.

***

Güngören Hazreti Hamza Camii imamı Mehmet Hibe: 31 yıllık imamım. Yaklaşık beş altı ay oldu bu eğitimi almaya başlayalı. Ben önceden Ankara’daydım. İstanbul’a geldikten sonra baktım böyle güzel bir şey var. Şan dersi, güzel Kur’an okuma, ilahi… Eğitime başlayalı ezan okumam da çok fark etti. Eğitime başladığımız ilk anda bayağı bir güldük. Çekindik biraz. Sonra alıştık. Bütün imam arkadaşlara tavsiye ediyorum.

03.05.2009

ZAMAN GAZETESİ