Bombalanan köylerini yeniden kurdular… Şimdi geri dönüş vakti!

Yıllar geçse de terör nedeniyle yerini yurdunu terk eden vatandaşların gözü hep arkada. Yeni nesil neyse de yaşını başını almışların aklından çıkmıyor hiç memleketin taşı toprağı. Bir de büyük şehrin karmaşasına ayak uyduramama derdi baş gösterince geri dönüş arzusu sönmüyor hiç. 
 

Geride bıraktıkları evler, teröristler barınmasın diye operasyonlar sırasında yakılıp yıkılmış olsa da. Tıpkı Bingöl’ün Kiğı ilçesi Yazgünü köyünden başta İstanbul olmak üzere batı illerine 1994 yılında göç etmek zorunda kalan vatandaşlar gibi. Onlar, geri dönme umuduyla yaklaşık 15 yıldır verdikleri mücadelenin ardından mutlu sona ulaştı. Askeri operasyonlar sırasında teröristler barınmasın diye bombalanarak, yakılıp yıkılan evleri, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) tarafından yeniden yapıldı. Şimdi terörist saldırısından korunmak için askerî helikopter gölgesinde göç ettikleri köylerine geri dönüyorlar.

Bombalanan köylerini yeniden kurdular, geri dönüyorlar!

Bingöl’ün Kiğı ilçesinde altı mezradan oluşan Yazgünü köyü sakinlerinin hayatı, terör örgütü PKK’nın dur durak bilmeden katliam yaptığı 1993-94 yıllarında değişmiş. Teröristler köylüyü canından bezdirir hale gelmiş. Hemen her gece erzak istemek için köyü basmışlar. Ölüm korkusuyla ellerindekini teröristlere vermek zorunda kalan köylüler sabah olunca askerin ‘Neden yardım ediyorsunuz?’ tepkisiyle karşılaşmış. Bölgede görev yapan bir yüzbaşı o günlerde köylülere ‘Burayı terk edin. İki yıl da gelmeyin. Siz varken teröristlere operasyon yapamıyoruz.’ demiş.’Ne yaparız, nereye gideriz?’ demelerine fırsat bulamadan hayvanlarını, ürünlerini yok pahasına satıp köyü boşaltmışlar. Pek çoğu İstanbul’a göçmüş. Köylerine geri dönmenin hesabıyla yatıp kalkmışlar hep. Bir gün köylerinin terörist yuvası olmasın diye yakılıp yıkıldığı, bombalandığı haberini almışlar. Üzülmüşler, ama umutlarını yitirmemişler. O dönemde İstanbul’da Denizcilik İşletmeleri’nde çalışan köylüleri Ziya Eğin önderliğinde birleşip 1996 yılında bir dernek kurmuşlar. Bingöl Kiğı İlçesi Yazgünü Köyü Sosyal Yardımlaşma Derneği ile köylerinin yeniden kurulması için mücadeleye girişmişler.Dernek Başkanı Ziya Eğin, köylerini yeniden kurduran mücadelelerini anlatmadan önce köyünden ayrılmak zorunda kalan ailesinin sıkıntılarına dikkat çekiyor. Çocukluğundan beri İstanbul’da çalışan 58 yaşındaki Ziya Eğin, terör olayları arttığı zaman babasının sürekli köyden ilçeye inerek kendisini aradığını ve “Oğlum ortam çok kötü, ürettiğimizi tüketemiyoruz, gece teröristler geliyor erzak istiyor, gündüz asker geliyor neden verdiniz diyor. Zor durumdayız.” dediğini söylüyor. Ziya Eğin, yüzbaşının da ‘burayı boşaltın’ isteğini duyunca ailesini İstanbul’a taşımış. Bütün varlıklarını yok pahasına satarak göç ettiklerini belirten Ziya Eğin, şöyle konuşuyor: “Devletin bekası için taşındık. Bizden sonra oraya teröristler yerleşeceği için bizim evlerimiz bombalandı. O bölgede yaklaşık 500 kişinin yaşadığı 6 mezra tamamen boşaldı.”Evli olan iki kardeşi ve anne, babası ile birlikte üç aile tek evde yaşamaya başlamışlar İstanbul’da. Köylülerinin yaşadığı sıkıntıya bire bir şahit olan Ziya Eğin, derneği de kurduktan sonra başlamış resmi makamları dolaşmaya. Köyün yeniden kurulması için yazdığı dilekçeler ilk zamanlar ‘Olağanüstü hal var, şimdi olmaz’ diye reddedilmiş. Hemen eski başbakan Bülent Ecevit’in Ordu Mesudiye’deki projesinden esinlenerek bir köy-kent projesi hazırlamış kendince. Dönemin başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz’a sunmuş bu projeyi. Görüşmeler yapılmış. Sürüsüne bereket resmi kurumdan onaylar alınmış. Fakat bürokrasi ve aksilikler nedeniyle köy bir türlü kurulamamış. Şöyle ilginç bir anısını anlatıyor Eğin: “Ankara’da makamları dolaşırken Afet İşleri Genel Müdürlüğü’ne gittim. Genel müdür yardımcısı bana ‘Biz afetzedeye ev yapıyoruz.’ dedi. Ben de ona ‘Biz de zedeyiz.’ dedim. Şaşırdı. ‘Terörzedeyiz’ dedim. Güldük.”

Yazgünü Köyü boşaltıldıktan sonra, evler teröristler barınmasın diye bombalanmış. Köylülerin geri dönüş umuduna TOKİ el uzattı. Köy yeniden kuruldu.

2003′e gelindiğinde hâlâ durum aynıymış, dernek başkanı Eğin bakmış olacak gibi değil, işi gücü bırakıp emekli olmuş. O sırada da TOKİ’nin bu türden projeler aradığını duymuş. Kapılarını çalmış. Dosyasını bırakıp İstanbul’a dönmüş. Bir gün TRT 3′ü izlerken TOKİ’den koordinatör Bahattin Yıldırım’ı görmüş. ‘Bizde Bingöl’le ilgili bir dosya var, Kiğı Yazgünü köyünden biri proje yapmış getirmiş, biz o projeyi yapacağız ve o insanları oraya yerleştireceğiz.’ diyormuş. Bunu duyunca çok sevinmiş Eğin. Hemen başbakan ve TOKİ başkanına teşekkür mektubu yazmış. “1996′dan beri bürokrasi nedeniyle yapamadığımız işi hemen hallettiler.” diyor.

Böylece yapımı bir türlü tamamlanamayan köyleri pek çok sıkıntıya rağmen TOKİ tarafından yeniden kurulmuş. 2008 Aralık ayında bütün evler tamamlanmış. Anahtarlar sahiplerine teslim edilmiş. TOKİ’nin 89 konut yaptığı köyün şu an su ve okul ihtiyacı var. Başkan Eğin, onların da kısa sürede halledileceğini belirtiyor. 1994′te Bingöl’den ayrılan köylülerin yüzde 60′nın geri döneceğini sözlerine ekliyor.

Babamın bir ah deyişi vardı ki!

Ziya Eğin’den Yazgünü köyünün yeniden kurulma hikâyesini dinledikten sonra 85 yaşındaki annesi Elif nine ve eşi Remziye Hanım yaşadıkları sıkıntı dolu günleri anlatıyor. Elif nine, terörden çok çektiklerini söylüyor. Teröristlerin 1993′ün sonbaharında sekiz kez köyü bastığını, erzak istediğini anlatıyor. Tarlalardan soğan köklerini dahi söküp götürdüklerini söylüyor. Evinden ayrılması gerektiği söylenince çok üzülmüş. Köyünü terk etmek istememiş. Ağlaya ağlaya göç etmiş yine de. İstanbul’a hiç alışamamış. “Betonların içinde kaldım.” diyor. “Ben köyümde bir kilo gelen domatesler yetiştiriyordum. Ağaçlarım vardı, bahçem vardı.” sözleri dökülüyor ağzından.

Elif nine özellikle evinin bombalandığını öğrenince yıkılmış. Gidip görmek istemiş. Oğluyla gittiği köyünde evinin kapısını bile bulamamış. Yine ağlaya ağlaya İstanbul’a dönmüş. Geçen yıllar içerisinde eşini kaybetmiş Elif nine. Bu arada söze giren Ziya Eğin, “Babamın bir ah deyişi vardı ki içimizi dağlardı.” diyerek şöyle devam ediyor: “İstanbul’a geldikten sonra babam çok dalgınlaştı. Zaten öyle bir dalgınlık sırasında araba çarptı, vefat etti.” Elif nine şimdi geri döneceği için mutlu. Yine de köylerinin eski halini gösteren fotoğrafa hüzünle bakarak “Eski evimin tadını bulamam.” diyor.

Evlerinin her bir yanı köylerinin eski halini gösteren fotoğraflarla dolu Remziye Hanım da anne ve babasının yaşadığı acıyı anlatıyor yaşlı gözlerle. Babası varlıklı biriymiş köydeyken. Remziye Hanım’ın “Varlıktan yokluğa düştü.” dediği babası sahip olduğu büyük ve küçükbaş hayvanları ucuza satıp İstanbul’a gelince üzüntüden yüksek tansiyon hastalığına tutulmuş. Bu sebepten vefat etmiş. Remziye Hanım, “Acılar anlatmakla bitmiyor ki!” deyip sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ne zaman Harem’den otobüse binip köye gidemeyeceğimizi anladım, bir yanım felç oldu. Hele annem. Çok acı çekti.” Remziye Hanım’ın annesi kanser olmuş. “Yetiştirdiğim ürünler köydeki ambarda çürürken evlatlarım burada neler yiyor.” diye üzülüp duran annesi hastalanmış. Kan kanseri teşhisi konmuş. Remziye Hanım, evini görebilmesi için annesini Bingöl’e götürmüş. Ama köylerine gitmek yasak olduğu için karşı köyden evlerini izlemekle yetinmek zorunda kalmışlar. “Dayanamıyoruz, başkasının evindeyiz. Evimize bakıyorum, çeşmeye, bostana…” Annesinin son bir kez evine girememesinin kendisini çok yaraladığını ifade ediyor.

29.03.2009

ZAMAN GAZETESİ

Çankırı Ankara arası paraşütle kaç saat?

Dağ yamacından koşar adım hava akımına kapılıp da yerçekimine inat bulutlara doğru yükselmenin, gökyüzünde kilometrelerce süzülmenin tadını yamaç paraşütüyle uçanlar bilir. Paraşütle uçaktan atlayıp kısa sürede yere konmak gibi değildir çünkü. Hava akımının yardımıyla uçarsınız dakikalarca; hatta saatlerce… Bazen 10, bazen 100 kilo metre boyunca… İşte bu yüzden tam bir tutku yamaç paraşütü. Hele bir de Türkiye’yi yamaç paraşütüyle tanıştıran isimlerden biriyse mevzu bahis, sınır tanımayan bir tutkudan bahsetmek gerek. Ne iş, ne yaş ne de hayatın diğer sıkıntıları… 63 yaşındaki Tahsin Tekin işte bu isimlerden biri. Onu yamaç paraşütü adına önemli kılan sadece Türkiye’deki ilk isimlerden biri olması, hâlâ her hafta sonu uçması da değil. O, Türkiye’nin nüfusu yönüyle en küçük ilçesine, Çankırı Bayramören’e 2009 Yamaç Paraşütü Dünya Kupası ön yarışmasını (Pre-Paradigling World Cup) getirmeyi başardı. Hem de özellikle başlangıcı itibarıyla bir buçuk yıllık ilginç bir sürecin ardından.

Bayramören’i belki de bir, iki yıl sonra dünya kupası elemelerinin yapıldığı merkezi haline getirecek bu ilginç süreci anlatmadan önce Tahsin Tekin’in yamaç paraşütüne dair 1988 yılına kadar dayanan serüvenini anlatmak gerek. Tekin, yamaç paraşütüyle tanışması bir otomotiv firmasında genel müdürlük yaptığı sırada Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) yaptığı gezi sırasında gerçekleşmiş. Detroit şehrindeki Amerikalı bir arkadaşının ‘Hafta sonları uçuyorum, müthiş bir şey.’ sözlerinin ardından tanışmış bu sporla. Yaklaşık bir yıl sonra Türkiye’ye dönen Tekin’in aklında kalmış yamaç paraşütüyle uçma fikri. “Bu işi Türkiye’de nasıl yapabiliriz?” sorusunun cevabını aramaya başlamış. Çünkü o dönemin Türkiye’de yamaç paraşütünün adı bile yok. Bu arada Tekin’in Tunç Elmasulu adlı bir arkadaşı, İsviçre’ye gittiğinde altı, yedi saatlik bir yamaç paraşütü eğitimi almış. Dönüşte de yanında birkaç paraşüt getirmiş. ‘Varsın gerekli ekipmanın hepsi olmasın, paraşüt bize yeter!’ deyip Çatalca’da uçmaya başlamışlar. Daha doğrusu uçmayı öğrenmeye. Uçmanın tadına varan Tekin ve arkadaşları yeni yer arayışına girmiş kısa bir süre sonra. Bolu Abant’a çevirmişler rotalarını. 450 metreden kalkarak ilk yüksek uçuşlarını da burada gerçekleştirmişler. Bununla da yetinmemişler, şimdilerin ünlü yamaç paraşütü alanına Ölüdeniz’e gitmişler. Hatta Ölüdeniz’le yamaç paraşütünü onlar tanıştırmış.

1990 yılında Ölüdeniz’e gider gitmez Babadağı’nı gözlerine kestirmişler. Yanlarına bir köy muhtarını alarak dağa tırmanmışlar. Bin 700 metre yüksekliğinde uçabilecekleri alanı bulmuşlar. İlk uçuşlarını yapmışlar. Tabii çevreden onları görenlerin, muhtar da dahil, ta ilk baştan itibaren ‘Kim bu deliler?’ anlamında bakışlarına maruz kalmışlar. Tekin, “Haklılardı. Çünkü bizim yaptığımız çılgınlıktı.” diyor. Yaptıklarının neden çılgınlık olduğunu da şu ilginç sözlerle açıklıyor: “Kelle koltukta yapıyoruz. Kafamızda kask yok, ayağımızda bot yok. ekipman yok ki Türkiye’de. Benim kafamda hasır bir kovboy şapkası, ayağımda kovboy çizmeleri vardı. Öyle uçuyorduk yani.” Yerel halk onları garip karşılasa da onlar, Ölüdeniz’i çok sevmişler. İş yoğunluğundan fırsat bulur bulmaz Ölüdeniz’e komşular uçmak için. Zaten zamanla Ölüdeniz yamaç paraşütü merkezi haline gelmiş.

Yaklaşık 10 kişilik ilk ekipten şu anda yamaç paraşütüyle uçan üç kişi kalmış. Tahsin Tekin, gülerek “Belini kıran, kafasını kıran bıraktı tabii. Uçuş zayiatı.” diyor. Sebep tabii ki uçuş için yeterli donanımın Türkiye’de bulunamaması. 63′lük yamaç paraşütçüsü, hâlâ hafta sonlarını uçmaya ayırdığını söylüyor. İstanbul’da Ormanlı ve Karaburun ya da İzmit’e günübirlik gidip geliyor. Uçma alanı bazen Sakarya veya Abant da olabiliyor. Yer konusunda arkadaşlarıyla internet siteleri üzerinden hafta içi anlaşıp hafta sonlarında uçmak üzere yola koyuluyorlar.

Bayramören’de dünya kupası ön yarışması

Yamaç paraşütünü Türkiye’ye getiren ilk isimlerden Tahsin Tekin bir ilki daha başardı geçtiğimiz aylarda. Arkadaşlarının da desteğiyle Çankırı’nın Bayramören ilçesine uluslararası bir yarışmayı getirmeyi başardı. Bayramören, 12-16 Ağustos tarihleri arasında 2009 Yamaç Paraşütü Dünya Kupası ön yarışmasına ev sahipliği yapacak. 790 nüfuslu bu ilçeye dünyanın kapılarını açacak, haliyle tanıtımını sağlayıp turizm gelirlerini artıracak bu yarışmanın hikâyesi ise şöyle:

Aslen Çankırılı olan Tahsin Tekin, Bayramören’de yaşayan halasının vefatını öğrenince ilçeye gitmiş. Bu sırada ilçedeki tanıdıklarıyla Bayramören’in göç veren halini, kalkınma için neler yapılması gerektiğini konuşmuşlar. Proje fikirleri ortaya atılırken Tekin’e ‘Burada yamaç paraşütü yapılabilir mi?’ diye sormuşlar. Bu teklifi duyunca hemen uçabileceği ve inebileceği yeri göstermiş etrafındakilere. 2007′nin Eylül ayında sekiz arkadaşıyla birlikte bu sefer uçmak için geri dönmüş Bayramören’e. Uçmuşlar. Potansiyelin gayet iyi olduğunu görmüşler. İstanbul’a döndükten iki hafta sonra yanına iki tecrübeli arkadaşını alarak tekrar Bayramören’in yolunu tutmuş. 2 bin 200 metrede yaklaşık on kilometre uçmuşlar. Hatta Bayramören’e inebilmek için 45 dakika uğraşmak zorunda kalmışlar. Arkadaşlarıyla ‘Burada Türkiye rekorlarını kırabiliriz.’ fikrinde birleşmişler. Madem temel amaç Bayramören’in tanıtımı, böylesi de bir potansiyel var, Tekin’in aklına o anda bir yarışma düzenleme fikri gelmiş. ‘Bütün ömrü paraşüttür.’ dediği arkadaşı Semih Sayır’la ‘Tamam, bu işi yaparız.’ demişler. Hemen 2008 yılının 22-24 Ağustos tarihlerinde bir yarışma düzenlemek için işe koyulmuşlar. Tüm arkadaşlara haber salmışlar. Yaklaşık yüz paraşütçü toplanmış o tarihte Bayramören’e. Bunlardan 23′ü Bayramören XC Open 2008 adlı organizasyonda yarışmak için uçmuş. Tekin, paraşütçülerin ortak fikrini şöyle aktarıyor: “Bayramören gibi bir yerde uçmadık.”

Tekin, Bayramören’in yamaç paraşütü için uygun bir yer oluşunu şöyle açıklıyor: “Burada bir hat oluşmuş. Boyu yaklaşık 100, eni de 6 ile 10 kilometre arasında. Güneye bakan yamacı güneş ışınlarını direkt alıyor. Siz oradan kalktığınızda hava ısındıkça yükselirsiniz. Öğlene doğru, kısa bir sürede bulut tavanına kadar yükselebilirsiniz. Bu da deniz seviyesinden yaklaşık dört bin metre yükseklik demek. Üç buçuk dört saat uçabilirsiniz.”

Bayramören XC Open 2008, büyük yankı uyandırınca Tekin, gözünü uluslararası bir yarışmaya dikmiş. “Amacım yamaç paraşütü konusunda bu kadar büyük bir potansiyeli olan Bayramören’i tüm dünyaya tanıtmak.” diyen Tekin, arkadaşı Semih Sayır’ı geçtiğimiz ekim ayında eline Bayramören dosyasını da tutuşturarak Brezilya’daki dünya kupası toplantısına göndermiş. “Çık dünya kupasına Bayramören’i anlat.” demiş. Semih Sayır, her yıl toplanıp yarışma alanlarını belirleyen bu ekibi ikna edip Bayramören’i dünya kupası ön yarışmasının yapılacağı yerler listesine sokmayı başarmış. Diğer yerler ise Çin, İtalya ve Slovakya. Tekin, ön yarışma yapılan yerler için şu ifadeyi kullanıyor: “Buralar, dünya kupası düzenleyebilecek yerler.” Bu arada Semih Sayır’ın başarısı bununla da sınırlı kalmamış. Brezilya’dan ikinci başkan unvanıyla dönmüş.

Etkinliklerini http://www.xcbayramoren.org. adlı internet sitesinde duyuran Tekin ve arkadaşlarının hedefi şimdi ağustostaki 2009 Yamaç Paraşütü Dünya Kupası ön yarışmasından yüzlerinin akıyla çıkabilmek. Bu nedenle Bayramören’in altyapı eksikliklerinin bir an önce giderilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Yarışmada hedef ise uzun bir mesafe çıkarıp en azından Ürgüp peribacalarının olduğu yere, Ankara-Kayseri arasından geçerek varmak. Yarışmaya ilgi yoğun. Aralarında dünya kupası başkanı Makedon asıllı Goran Diminoski’nin de bulunduğu yaklaşık 150 kişi şimdiden yarışmaya başvurmuş durumda.

Çankırı’dan uçtum, Ankara’ya düştüm

55, 62 ve 73 kilometrelik rotalar üzerinden yapılan Bayramören XC Open 2008′de ilginç olaylar da yaşanmış. Mesela Bayramören’den kalkan bir paraşütçü, yaklaşık 75 kilometre uçtuktan sonra Ankara’nın Aktürk beldesine inmiş. Tabii bunu gören Aktürklüler oldukça şaşırmış. Aslında en önemlisi bu rotanın biraz tehlikeli olması. Çünkü genç paraşütçünün indiği yer Esenboğa Havalimanı’nın hemen yanı başındaymış. Bölge halkının görebilmesi için rotaların çevre ilçeler üzerinden çizildiği yarışmanın üçüncü günü Ilgaz Dağı üzerinden Tosya’ya uçmuşlar.

Önder Deligöz

15.03.2009

ZAMAN GAZETESİ

Hollywood’un matematiğini Harvard çözdü

Oyun teorisiyle tanınan Nobel ödüllü matematikçi John Nash, “Kim ne derse desin matematik kesindir ve sanattır.” demiş. Hani şu Akıl Oyunları filminde Russell Crowe’un canlandırdığı şizofren ve dâhi matematikçi. Bir diğer dünyaca ünlü matematikçi Jerry King de ‘Matematik Sanatı’ diye kitap yazmış. Kitabın arka kapağına da şu not iliştirilmiş: “Rousseau okuyan, Beethoven dinleyen ve Picasso’dan hoşlananların da matematiği anlamasını ve yaklaşık 2 bin 500 yaşındaki bu uğraştan tat almasını amaçlıyor.” Yani, lise diplomasını alır almaz ya da Öğrenci Seçme Sınavı’nı kazasız belasız aşar aşmaz, “Bu saatten sonra ‘topla, böl, çarp, çıkar’dan başka bir ilişkim olmaz.” diye terk ettiğimiz bu bilim dalı, üstatları için bir sanat. Hatta evrenin dili, hayatın ta kendisi. Peki, üstatlarınca böylesi yüceltilen bir bilim, diğer sanat dallarıyla etkileşime girmiş midir? Elbette ki evet! Hayatın anlamıysa matematik, sinema filmlerinde karşımıza çıkması kaçınılmaz, öyle değil mi? Harvard Üniversitesi Matematik bölümü öğretim üyesi Oliver Knill de öyle düşünmüş olacak ki 70 Hollywood filminde geçen matematik sahnelerini bulup çıkarmış. Pek çoğu gişe rekoru kıran Hollywood filmlerinin matematik kokan sahneleri şimdilerde Harvard Üniversitesi’nin internet sitesinde.
 

Her şeyin bir matematiği var, Hollywood’un da…

Matematik, farkında olmasak da hayatımızın tam merkezinde. Okulda, işte, teknolojide, mühendislikte ve tabii ki Hollywood filmlerinde. İşte bu cümlenin ardından hafızalar tazelenmeye, matematikle alakalı filmler, sahneler hatırlanmaya başlanmıştır bile. Hemen belirtelim, filmleri hatırlamaya çalışırken çok yorulmayacaksınız aslında. Çünkü Harvard Üniversitesi profesörlerinden Oliver Knill, 70 Hollywood filminden matematik sahnelerini sizin için derlemiş bile. Knill, ‘Filmlerdeki Matematik Sahneleri (Mathematics in Movies)’ başlıklı arşivini, Harvard Üniversitesi matematik bölümünün internet sitesinde yayınlıyor. Sitenin adres uzantısı şöyle:

‘www.math.harvard.edu/~knill/mathmovies’ İki yıllık çalışmanın ürünü arşivde hangi filmler yok ki? Zor Ölüm (Die Hard), Akıl Oyunları (A Beautiful Mind), 21, Da Vinci’nin Şifresi (The Da Vinci Code), Can Dostum (Good Will Hunting), Geleceğe Dönüş (Back The Future), Küp (Cube), Shrek ve Yeni Hayat (Cast Away) bu filmlerden sadece birkaçı.

Harvard Üniversitesi Matematik bölümü öğretim üyelerinden Oliver Knill’in arşivi 1931 yılında çekilen filmlerden günümüzün vizyon rekorları kıran yapımlarına kadar uzanıyor. Yani Knill sadece DVD’leri değil VHS bantları da gözden geçirmiş. Filmlerin matematikle ilgili sahnelerini Harvard Üniversitesi’nin internet sitesi üzerinden izleyip bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz. Hatta izlemek istediğiniz sahnenin başlığına tıklamanız halinde dünyaca ünlü sinema sitesi IMDB’ye bağlanarak içinde matematik barındıran filmle ilgili bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

3 ve 5 litrelik damacanadan 4 litre su nasıl elde edilir?

Matematik sahneleriyle ilgili 1995 yapımı Zor Ölüm 3 filminden bir örnek verelim hemen. Filmin başrolünde hemen hatırlayacağınız gibi Bruce Willis oynuyor. New York’un muhtelif yerlerine bomba koyan teröristlerin peşine düşen polis memuru John McClane, o hengame arasında siyahi arkadaşıyla bir havuzun ortasında bulur kendini. Tabii ilk anda ne olduğu anlaşılmayan bir de çanta vardır havuzun yanı başında. Hemen arkalarındaki biri beş, biri üç litrelik iki su damacanasını da hatırlatalım. Sebebini az sonra anlayacaksınız. McClane, siyahi arkadaşının ‘Sana açmamanı söyledim.’ haykırışlarının arasında bomba düzeneği olan çantayı açar açmaz peşindeki polisle oyun oynamayı seven lider teröristin sinir bozucu sorularından biriyle daha karşılaşır.

Bombanın patlamaması için McClane ve arkadaşı, soruyu doğru cevaplamak zorunda. Soru oldukça tanıdık aslında. Hemen arkalarındaki üç ve beş litrelik damacanaları kullanarak dört litre su elde edecekler. Ardından, parkın ortasındaki patlamayı önlemek için bu dört litrelik suyu bomba düzeneğinin üzerine koyacaklar. Bu soruyu çözmek için de sadece beş dakikaları vardır. Neyse ki zeki ve çevik polis McClane ve bir o kadar yetenekli arkadaşı dört litrelik suyu elde etmenin yolunu buluyor. New Yorkluları kurtardıkları gibi bir de lider teröristin ‘tebrikler’ iltifatına nail oluyorlar. Yöntem ise şöyle: Önce üç litrelik damacanayı doldurup içindeki suyu beş litreliğe aktarıyorsunuz. Ardından üç litreliği tekrar doldurup beş litrelik damacanaya dolduruyorsunuz. Haliyle üç litrelik damacanada bir litre su kalıyor. Şimdi sıra beş litrelik damacanayı tamamen boşaltmakta. Sonra üç litrelik damacanadaki bir litre suyu büyük damacanaya aktarıyorsunuz. Şimdi üç litrelik damacanayı bir kez daha tamamen doldurup büyük damacanaya aktardığınızda dört litre suyu elde etmiş oluyorsunuz.

Harvard Üniversitesi Matematik Bölümü öğretim üyesi Oliver Knill, 2006 yılının sonbaharında başladığı çalışmasını iki yılı aşkın bir sürede tamamlamış. 1930′lu yılların filmlerini dahi gözden geçirmiş.Haliyle filmleri DVD’lerin yanı sıra VHS bantlardan da izlemiş.

İşçi-Havuz problemleri her yerde problem!

1994 yapımı Büyümüş de Küçülmüş (Little Big League) filmindeki matematik sahnesi o bildik işçi-havuz problemleri cinsinden. Filmin ana karakteri, 11 yaşında Billy Heywood adlı bir çocuk. Luke Edwards’ın oynadığı Billy, müthiş yetenekleri sayesinde küçük yaşında Amerikan Doğu Ligi’nde mücadele eden Twins adlı beyzbol takımının oyuncusudur. Her ne kadar profesyonel sporcu olsa da elbette ki onun hâlâ ev ödevleri vardır. Bir gün soyunma odasında ev ödeviyle boğuşurken takımın menajeri George O’Farell’den yardım ister. Billy’nin matematik ödevi şu: “Joe bir evi beş saatte boyayabiliyor. Sam ise aynı evi üç saatte boyuyor. İkisi birden aynı evi kaç saatte boyar?” Hemen harekete geçen menajer O’Farell, soyunma odasında taktiklerini yazdığı tahtaya problemi çözmek için geçer. Tabii başaramaz. Oyunculardan yardım ister. Kimi üç ile beşi çarpalım kimi aynı rakamları toplayalım, der. Hatta aralarından biri ‘Neden boyanmış bir ev bulmuyorlar ki kendilerine?’ diye soğuk bir espri patlatmayı ihmal etmez. Fakat bu cevaplar doğru değildir. Oyuncuların arasından matematikle ilgilenen zeki görünüşlü biri çıkıverir o arada. Havalı bir edayla tebeşiri ister ve formülü tahtaya karalamaya başlar. Formülü şöyle: ’3×5/3+5=1,8′ Cevap tatmin edicidir. ‘Vauuuvv’ nidalarının ardından görev tamamlanmıştır. Şimdi oyun zamanı, haydi sahaya!

Yüzde 66,7′ye güven, kapıyı değiştir, arabayı al!

Bir başka örnek de 2008 yapımı 21 filminden. Kevin Spacey, Jim Sturgess ve Lauren Fishburne gibi isimlerin rol aldığı film, dünyanın önde gelen üniversitelerinden Massachusets Technology Institute’de (MIT) ‘en zeki’ sıfatıyla okuyan Ben Campbell (Jim Sturgess) adlı öğrencinin, okul masraflarını karşılamak için matematik dehası hocası Micky Rosa (Kevin Spacey) ve beş arkadaşıyla Las Vegas’ta kumar oynamaya başlamasının hikâyesi anlatılıyor. Tabii matematik yetenekleri sayesinde para kazanıyorlar. Knill’in arşivindeki bölümde Newton tekniği ve üç kapılı yarışma problemi yer alıyor. Matematik hocası okulun en zeki öğrencisi Ben Campbell’e şu soruyu soruyor: “Bir televizyon yarışmasındasın. Üç kapı var. Bunlardan birini seçmen gerekiyor. Çünkü kapılardan birinin arkasında araba var. Diğer ikisinin arkasında ise keçiler var. Hangi kapıyı seçerdin?” Ben, birinci kapıyı seçeceğini söylüyor. Hoca devam ediyor: “Şovmen kapıların arkasında ne olduğunu biliyor ve üçüncü kapıyı açıp keçiyi gösteriyor. Ardından ‘Sana kararını değiştirme şansı veriyorum, birinciyi değil de diğer kapıyı açacak mısın?’ diye soruyor. Ne yapardın?” Ben’in cevabı kısa ve net: “Evet!” Hoca şaşırıyor. Sunucunun onu ters psikolojiyle kandırmak isteyebileceğini hatırlatıyor. Ben, kararlı bir şekilde şunları söylüyor: “Umurumda olmazdı, çünkü cevabım istatistikler üzerine. Değişken sayılara bağlı. Bu kural her şey için geçerli.” Muck Rosa bu noktadan sonra Ben’den kendilerini aydınlatmasını istiyor. Devamı şöyle: “Sunucu bana kapıyı seçmemi ilk söylediğinde yüzde 33,3′lük bir kazanma şansım vardı. Ama sonra bir kapıyı açıp tekrar seçmemi istediğinde bu oran yüzde 66,7 oldu. İkinci kapıyı seçeceğim, yüzde 33,3 sayesinde.” Bu cevaba ‘Evet’ diye karşılık veren Rosa’nın değerlendirmesi ise şöyle: “Eğer hangi kapıyı açacağınızı bilmiyorsanız hesap yapın. Çoğu insan bunu düşünemezdi. Paranoyak davranır, korkar ve duygularına yenilirdi. Ama Bay Campbell duygularını bir kenara bıraktı ve basit matematik kullanarak kendine yeni bir araba kazandırdı.”

Önder Deligöz

08.03.2009

ZAMAN GAZETESİ

İmamlar artık ‘şan’lı ezan okuyacak

Ezan, en güzel sözleri, melodileri barındıran İlahi bir davet. Güne başlarken saba, öğle vaktinde rast, ikindide hicaz, akşam segâh ve yatsı için uşşak makamında okunan ezanlar, insanı maneviyatın derinliklerine sürükler. Hele bir de okuyanı da maharetliyse, sesi güzelse ve o sesi iyi kullanabiliyorsa… İşte bu güzelliği evinde oturana, sokaktan geçene, namaz vaktini bekleyen cemaatine yaşatmak isteyen imamlar, seslerini daha iyi kullanabilmek için şan dersi alıyor.

İstanbul’da Laleli Camii’nin hemen bahçesindeki külliyeden ‘a, e’ gibi sesler, garip nefesler yükseliyor bugünlerde. Şaşırmamak lazım. Çünkü imamlar daha iyi ezan, Kur’an veya mevlit okuyabilmek için ders alıyor burada. Devlet sanatçısı Arif Özgülüş, her pazartesi günü imam, müezzin; hatta ilahiyat fakültesi öğrencilerine şan dersi verip seslerini nasıl kullanmaları gerektiğini öğretiyor. Laleli Camii’nin bahçesine girer girmez sesleri duyuyor ve takip ediyoruz. Kapıyı aralayıp içeri girdiğimizde önünde orgu, yanında ses kullanma tekniklerini gösteren çizimleri astığı tahtasıyla devlet sanatçısı Özgülüş karşılıyor bizi. Derslik İstanbul’un dört bir yanından gelen ve farklı yaşlardan yaklaşık 40 kişiyle dolu. Gencecik olanları bir yana 35-40 yıllık imamlarla karşılaşmak şaşkınlığımızı daha bir artırdı. Bir sandalye çekip imamların ilginç ses açma, ses çıkarma tekniklerine şahit oluyoruz. Ardından imamların ‘hocam’ diye hitap ettiği Arif Özgülüş, öğrettiği teknikleri kullanabilmeleri için tek tek ezan ya da kaside okutturuyor imamlara. Bir imam yeni öğrendiği teknikle ve güzel sesiyle kaside okumaya. Bir anda cep telefonları çıkıyor ortaya. Meğer iyi bir okuma tekniği duyduklarında hemen kaydediyorlarmış o sesi. Ardından da o güzel sesi tebrik için ‘maşallah’ sesleri yükseliyor derslikte.

İmamlar daha iyi ezan, Kur’an veya mevlit okuyabilmek için ders alıyor. Devlet sanatçısı Arif Özgülüş, İstanbul Laleli Camii’nde her pazartesi, imam, müezzin; hatta ilahiyat fakültesi öğrencilerine şan dersi verip seslerini nasıl kullanmaları gerektiğini öğretiyor.

Arif Özgülüş, Laleli Camii bahçesinde yer alan Ebul Vefa Vakfı’nın, özellikle de Laleli Camii imamı Behlül Düzenli’nin isteği üzerine burada şan eğitimi vermeye başlamış. Dersler iki aydır sürüyor. Fakat burası Özgülüş’ün ilk ve tek şan dersi verdiği yer değil. O, yaklaşık yedi senedir imamlara, müezzinlere, din adamlarına, hafızlara ve öğrencilere Üsküdar’daki Altunizade Kültür Merkezi’nde ses eğitimi veriyormuş. İmamlara verdiği şan derslerinin başlama hikâyesi ise şöyle: Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma konusunda otorite kabul edilen ‘kurra’ Ramazan Pakdil, sesi kısılınca doktorunun tavsiyesiyle Arif Özgülüş’ün derslerine katılmış. Şan teknikleriyle Pakdil’in kısılan sesini düzelmiş. Yaklaşık 25 yıldır Haseki Eğitim Merkezi’nde Kur’an-ı Kerim’i güzel okumayı öğreten Pakdil’in çevresindekiler bu duruma şahit olunca Özgülüş’ün konservatuara hazırlık amacıyla verdiği şan derslerinin müdavimleri arasına imamlar da katılmış.

Özgülüş, imamların yüzde 90′ının güzel sese sahip olduğunu, fakat bu sesi kullanmayı bilmediklerini söylüyor. Mesleği icabı sesini kullanmak zorunda olan herkesin şan dersi alması gerektiğine dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Birçoğunun ses rahatsızlığı var.Farkında değiller. Sesin, vücudun hangi bölgesi kullanılarak çıkarılacağını bilmeleri lazım. Bilmezseniz bir süre sonra sesiniz çıkmaz.”

İmamların ilk anlarda ses tekniğiyle ilgili çalışmaları yadırgadığını öğreniyoruz bu arada. Çalışma teknikleri, çıkarılan ses ve nefesler ilk kez görenler için oldukça garip çünkü. Sanatçı Özgülüş, her harf için ayrı bir antrenmanın olduğunu belirterek şunları söylüyor: “Birinci oktav ve ikinci oktav var. İkinci oktava geldiklerinde çıkan ince sesi yadırgıyorlar mesela. Ama o ses hafız sesidir.” Özgülüş, eğittiği imamları camilerinde imtihan ettiğini de söylüyor. Görevini yaparken sesini iyi kullanan imamları gördükçe mutlu olduğunu belirtiyor.

18 yıllık imam Nafiz Sevindik, iki aydır şan eğitimi alanlardan. Gaziosmanpaşa Küçükköy Camii imamı Sevindik, derslere başladığı günden bu yana sesinde büyük bir değişim olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Cemaat bile fark etti. ‘Hocam sesin daha gür çıkıyor’ diyorlar.” İki yıllık imam Şeyho Karaca ise “Önceden bir ezan okuyunca işim bitiyordu. Çünkü gırtlağımı kullanıyordum.” diyor. Sesini kullanmayı öğrendiğini söyleyen Karaca, gırtlağını kullanan bütün imamlara şan dersi almayı tavsiye ediyor.

‘Cemaat, sesimizdeki farkı hissediyor’

Fatih Vezneciler Kalenderhane Camii imamı Murat Özoğlu: Yedi yıllık imamım. İki aydır şan eğitimi alıyorum. Meslek icabı sürekli boğazımızı kullandığımız için şan dersi verildiği haberini alınca hemen geldim. Eğitimlere başladıktan sonra nefes daha uzadı. Daha rahat okumaya başladık. Boğazımız yorulmuyor artık. Cemaat de fark ediyor. ‘Ses daha uzadı, daha gürleşti’ diye bize iltifat ediyorlar. Derslere başladığımız ilk zamanlar çalışmalar çok garip geldi aslında. Gülmeler oldu. Dışarıdan gören ‘bunlar deli’ der. Ama çok faydalı bir çalışma. İhtiyacımız var.

***

Avcılar Şükriye Yoluç Merkez Camii imamı Abdullah Yılmaz: 18 yıllık imamım. Şan eğitimi benim gönlümde olan bir şeydi yıllardır ama imkan bulamamıştım. Ama Ebul Vefa Vakfı böyle bir şey başlatmış, teşekkür ediyoruz. 1980′den beri ara ara musiki eğitimi alıyorum. Ama şan dersinin benim için daha önemli olduğunu anladım. Bir aydır geliyorum. Sesimde çok büyük bir değişim oldu. Doğru nefes alıp vermeyi burada öğrendim.

***

Güngören Hazreti Hamza Camii imamı Mehmet Hibe: 31 yıllık imamım. Yaklaşık beş altı ay oldu bu eğitimi almaya başlayalı. Ben önceden Ankara’daydım. İstanbul’a geldikten sonra baktım böyle güzel bir şey var. Şan dersi, güzel Kur’an okuma, ilahi… Eğitime başlayalı ezan okumam da çok fark etti. Eğitime başladığımız ilk anda bayağı bir güldük. Çekindik biraz. Sonra alıştık. Bütün imam arkadaşlara tavsiye ediyorum.

03.05.2009

ZAMAN GAZETESİ

Doğu Ekspresi’nde bir aşık…

Doğu Ekspresi’yle batıya, Kars’tan Haydarpaşa’ya yaklaşık iki gün süren yolculukta farklı insanlarla tanışıp her birinin apayrı ilginçlikte hikâyesine kulak vermek hoş bir tecrübe. Bir de halk ozanı kondüktör Ömer Şahin’le tanışma fırsatı bulursanız yol boyu duygu dolu muhabbete dalmaktan çekinmeyin.

Dağa taşa uzanan iki parlak demir üzerinde Anadolu’ya, en doğuya geçişin hikâyesi, Doğu Ekspresi’nin ilk düdüğüyle başlar Haydarpaşa’dan. Köyden, kasabadan, en ilginç yerel kültürlerin, farklı hayatların tam orasından geçip Kars’ta son bulan bu hikâyeyi tersten okuma derdine düşünce kış ortasında, Doğu Ekspresiyle doğuya değil, batıya yolculuk yapalım istedik. Kars’tan İstanbul’a…

Her sabah 08.35′te Haydarpaşa’dan kalkan ekspresin kardeşi, yine her sabah 07.15′te Kars’tan hareket ediyor. Uçakla bir saat 20 dakikada uçakla ulaşabileceğiniz bir yere yaklaşık iki günde seyahat etmek hatırı sayılır bir macera aslında. Buz kütleleriyle kaplı yolları düşmemeyi başarmanın rahatlamışlığıyla istasyona adım atar atmaz, kış aylarında gurbet yollarına düşen inşaat işçileriyle göz göze geliyorum, yanlarından geçerken kulak misafiri olmayı ihmal etmeden tabii. “Başakşehir mi ne, onun yakınlarındaymış inşaat.” diyor ağzından sigara dumanıyla karışık buhar çıkaran ince uzun genç. Bir diğeri de yeni mala aldığından dem vuruyor. Sıcak ülkelere göç eden kuşları akla getiriyor bir anda bu gurbetçiler. Geçim derdi ciddi anlamda bu olsa gerek. Kış varsa inşaat yok. O zaman göçmen kuşlar gibi sıcak memleketlere gitmek gerek. Geride kalanların karnını doyurmak için… İstasyonda bekleşenler hareketleniyor yankılanan anonsla: ‘Doğu Ekspresi 1 numaralı perondan kalkacaktır.’ Eşyalar, bavullar hızlı hızlı atılıyor vagonlara.

Rayda değil karda kayar gibi…

Tren homurdanmaya başlayınca adımlar daha bir hızlanıyor. Üniversiteli kızlar, paltosu elinde soğuğa karşı şövalyelik yapan ceketli amca, iki elinde çuvalla koştururken bile sigarasını ağzından düşürmeyen dede… Hareket memuru takıyor şapkasını, giyiyor paltosunu, alıyor eline işaretçisini, yol veriyor Doğu Ekspresine. Pek yaşanmış bir durum değil ama tehir olmaması halinde bir sonraki gün 23.21′de Haydarpaşa’ya varmak üzere raylar üzerinde akmaya başlıyor tren. İstasyondan uzaklaştıkça kar üzerinde kayak yaparcasına yolculuğumuz başlıyor. Hele şehirden çıktıktan sonra trenin sarsıntısına ve çıkardığı gürültüye alışmaya çalışan bedenleri bir manzara karşılıyor ki, sağlı sollu bembeyaz bir örtüyü yararak ilerlemenin görsel hazzını yaşatıyor. Hele bir de yol üzerindeki küçük istasyonların taş binaları…

Trenin ancak bir dakikalığına durduğu bu istasyonların şirinliğine hayran kalmamak mümkün değil. Aslında Doğu Ekspresi’ni farklı kılan en büyük özelliği de bu herhalde. Ömrünüzde hiç uğramayacağınız köylerde, kasabalarda birkaç dakikalığına bile olsa duraklama, oranın havasını soluma şansını veriyor insana. Tabii pencereden o köyde, kasabada akan hayatı izlemek apayrı bir tecrübe. Hayvanlarına su içirenler, attığı taşı trene isabet etme yarışına kapılmış kar üzerinde koşuşturan köylü çocuklar, sırtında çuval taşıyan kadın…

Birkaç istasyon geçmiştik henüz. Fakat Doğu Ekspresine dair düşünceler yerini bulmuştu bile. Eğer Anadolu’nun gerçek manada görünmeyen yüzünü merak ediyorsanız, farklı kültürlerle kaynaşmayı, tanışmayı, konuşmayı seviyorsanız Doğu Ekspresi açık adres. Güldüren, eğlendiren, hüzünlendiren ve dahi şoke eden muhabbetlerin içine davetsizce dalıverme şansını tanıyor yolcusuna. Her muhabbet davetkâr. Yol uzun, hikâye çok. Mesela bir parçacık kıtlama şekerle 7, 8 bardak çayın nasıl içilebileceğini uygulamalı olarak anlatan, üstüne bir de ‘Tandır üzerinde annemin erittiği tereyağını kepçeyle içer yanında sekiz tandır ekmeği yerdim.’ diyerek hem bizi şoke eden hem de ‘Yemeyi bilmiyorsunuz siz.’ diye fırçalayan 86 yaşındaki Erzurumlu Enver dede. Ya da Pakistan’dan satın aldığı Orhan Pamuk’un Kar romanından etkilenerek ‘Kars’ı görmeliyim.’ diyerek İran’dan ülkemize giriş yapan fotoğraf sanatçısı Çek Filip Andlel. Ve dahası…

Fakat Doğu Ekspresi’nde geçen yaklaşık iki günlük seyahatin asıl kahramanı bir kondüktördü. Yanık bir türkü söylerken tanıdık onu, yemekli vagonda sallana sallana çay yudumlarken. Meğer âşıkmış vagondan vagona geçerken güzel sesiyle yanık türküsünü okuyan kondüktör Ömer Şahin. Yeni tanışmış yol arkadaşları olarak masamıza buyur ediyoruz. Kendisini ‘TCDD’nin Kültür Bakanlığı’ndan tescilli halk ozanı’ diye tanıtıyor. 28 yıllık TCDD görevlisiymiş nam-ı diğer Âşık Meddahi. Elinde bağlamasıyla türküsünü söylerken görmeye alıştığımız halk ozanlarının günlük hayattaki haline ilk elden şahit olma şansını buluyoruz böylece. Sanatçı duyarlılığı diye bir kavram vardır ya! Kondüktörümüzde fazlasıyla mevcut. Bilet kontrollerini yaparken, vagonlar arası dolaşırken ve dahi muhabbet ederken birbiri ardına dizdiği güzel sözler yolculuğun stresini alıp götürüyor. Tabii bu arada halk ozanlarına gereken değerin verilmediğinden şikayet ediyor şu örneği vererek: “Erzincan’da sahne aldık. Ömründe türkü, şarkı yazmamış Lerzan Mutlu’ya 30 bin, ona türkü, şarkı yazıp veren biz aşıklara 100′er lira verdiler.”

Trende geçen pek çok da hikâyesi var Âşık Meddahi’nin. İşte onlardan birini anlatıverdi. Yine duyarlı, bu sefer biraz ağlamaklı…2004 yılında Erzincan’dan trene binen Erzurumlu bir kadın bu acı hikâyenin başrolü. Vagonun koridorunda bir o yana bir bu yana yalpalayarak yürüyen kadın, elindeki ilacı göstermiş âşık kondüktöre. Su istemiş. Suyu yetiştiren âşık, daha sonra adının Şengül olduğunu öğrendiği Şengül’e derdini sormuş. Tansiyon hastası olduğunu öğrenince ‘Yanında kimsen yok mu, eşin nerede?’ diye sorunca kadın derin bir ‘Ahh!’ çekmiş. Kocasının emekli ikramiyesini kumarda, pavyonlarda yediğini anlatmış. Durumlarının çok kötü olduğunu, iki ayda bir ev değiştirdiklerini anlatıp oğlu için iş istemiş Âşık Meddahi’den. Kendisinin sıradan bir devlet memuru olduğunu, iş konusunda yardımcı olamayacağını Şengül’e üzülerek de olsa söyleyen Âşık Meddahi, “Senin bu durumunu türküye dökmek isterim, elimden ancak bu gelir. İzin verir misin?” diye sormuş. Hasta kadın “Olur, ama bana da gönder yazdığın türküyü.” diye cevap vermiş. Birkaç güne kadar ‘Dertli Şengül’ adlı türküsünü yazmış Âşık Meddahi. Bir kısmı şöyle:“Ezelden gülmemiş bahtı kara
Yazılmış alnına dertli Şengül’ün
Yürek parça parça ciğerde yara
Kazılmış mezarı dertli Şengül’ün
Meddahiyim sorar sormaz eşini
Yumruğunu sıktı da dövdü döşünü
Yağmur gibi döktü gözün yaşını
Bozulmuş yuvası dertli Şengül’ün”
Türküsünü yazmış yazmasına ama Şengül’e ulaşamamış bir türlü. Verdiği telefon cevap vermemiş bir türlü. Aradan üç yıl geçtikten sonra bir gün Sivas’ta sahneye çıkıp türkülerini okurken ‘Dertli Şengül’ü de söylemiş. Şaşırmış bir anda. Çünkü Erzurumlu âşık arkadaşı Mevlüt Merdoğlu’nun hüngür hüngür ağladığını görmüş. “Neden ağlıyorsun?” diye sorunca şu cevabı almış: “O kadın benim köylümdü, sevdiğimdi. Töre diye bana vermediler. Gidip o vicdansıza verdiler. Yazık ettiler Şengül’e. Şimdi benim komşum. Yatalak hasta.” Âşık Meddahi bunu duyunca üzülmüş. Yine de üç sene sonra emanetini ulaştırma fırsatını bulduğu için sevinmiş. Anlaşmışlar aşık Merdoğlu ile iki gün sonrasına. Fakat iki gün gelip de telefonlaşınca Erzurumlu arkadaşı telefonda hüngür hüngür ağlayarak “Emanetini mahşerde verirsin gardaş.” demiş. “O an yıkıldım.” diyor kondüktör Âşık Meddahi. Şimdi bile anlatırken gözyaşlarını zor tutuyor.

‘Aklım dağıldı gitti, tabakta kaldı böreğim’

Dertli Şengül’ün acı dolu hikayesini anlattıktan hemen sonra iki dize dökülüyor ağzından:“Meddahi’yi dinleyince hep titredi yüreğim
Aklım dağıldı gitti tabakta kaldı böreğim”
“Bu dizeleri senin ağzından söylüyorum.” deyiverdi hemen ardından. Dertli Şengül’ü anlatmaya başlamadan önce iştahla yediğim böreği, acı hikâyenin sonuna doğru tabakta unutmuştum çünkü. İstasyonları bir aşıp da Haydarpaşa’ya vardığımızda Dertli Şengül’den kıtlama çay içmenin inceliklerine, doğal tedavi yöntemlerinden bir saatte devlet yıkıp kurmaya kadar pek çok anı işlenmişti belleklerimize. Doğu Ekspresi’yle iki günlük yolculuğun tadı bu olsa gerek.

08.02.2009

ZAMAN GAZETESİ

Okul biter, hayat başlar

Toplumun sorunlarına kafa yoran, hatta düşünce boyutunda kalmayıp çözüm üreten Sabancı Üniversitesi öğrencilerinin, sömestr tatillerini bile boş geçirmediğini duyduk. Bu yardımsever gençlerimizin peşlerine düşelim dedik. 2000 yılından beri Mardin, Van, Diyarbakır gibi illerde düzenlenen ‘Kendini Keşfet Projesi’yle ilköğretim çocuklarına el uzatıp hem bilgilerini hem de gönüllerindeki sevgiyi onlarla paylaşan gönüllülerin şimdiki durağı Giresun. Zorlu finalleri geride bırakıp daha önce hiç görmedikleri bir şehirde, henüz tanıştıkları çocukların sosyal gelişimi için kolları sıvayan on dört gönüllüyü, 23 Nisan İlköğretim Okulu’nda bulduk. Karadeniz’i arkamıza alıp okula doğru sokakları adımlarken oyunlar oynayan, şarkılar söyleyen, üniversiteli abi ve ablalarının peşinden koşuşturan çocukların sesine kulak verince, çok da zor olmadı onları bulmak. Zor olan, okuldaki hareketliliğe ayak uydurmaktı. Her çocuğa bir rol biçen grup çalışmalarının yapıldığı her sınıfta ayrı bir etkinlik, ayrı bir neşe… Üzeri resimlerle süslenmiş geri dönüşüm kutusu yapanlar, şiir okuyanlar, zekâ sorusu çözenler, güncel konuları tartışanlar, performans sergileyenler, Hintli Wickraman abileriyle kolbastı onayanlar ve dahası… Amaç, çocukların kendilerini daha rahat ifade edebilir hale gelmesi ve özgüven kazanması. Hadi buyurun, ‘Tatilim feda olsun, yeter ki faydam dokunsun’ deyip yollara düşen üniversitelilerin Giresunlu çocuklarla yazdığı sevgi hikâyesine bir göz atın.

‘Tatilim feda olsun; yeter ki faydam dokunsun’

Giresun’da bir Hintli, kollarını iki yana açmış kemençe eşliğinde kolbastı oynuyor. Etrafında onlarca çocuk tempo tutuyor. Manzarayı hayal edince ‘Ne alaka, Hindistan nere, Giresun nere? Hem o çocuklar da kim?’ demeyin sakın. Çünkü o Hintli sempatik gencin ilköğretim öğrencilerini eğitmek ve onların sosyal gelişimlerine katkıda bulunmak için İstanbul’dan kalkıp Giresun’a giden bir üniversite öğrencisi olduğunu duyunca daha bir şaşırabilirsiniz. Sabancı Üniversitesi’nin yaz ve sömestr tatillerinde Anadolu’nun farklı şehirlerinde düzenlediği ‘Kendini Keşfet Projesi’nin gönüllülerinden biri olarak çantasını sırtladığı gibi diğer on üç arkadaşıyla birlikte Karadeniz’in yolunu tutmuş Wickraman Purushothaman.

Vizeleri finalleri verip memlekete ya da tatil bölgelerine gitmeyi değil, sosyal sorumluluklarını yerine getirmeyi tercih etmişler. Bütün arzuları gittikleri şehirde eğitim gören çocukların bilgi, fikir ve iletişim becerilerinin gelişmesine katkı sağlamak. Çocukların grup aktiviteleriyle topluluk içinde kendini ifade edebilme yeteneği kazanması, güncel konuları tartışarak fikir üretmesi, çeşitli eşyalar yaparak el becerilerini geliştirmesi hedefler arasında. Tabii en önemlisi de tüm bunları neşeli ve samimi bir ekip havasıyla gerçekleştirmek. İşte bu amaçla Giresun’a giden Sabancı Üniversitesi öğrencileri geçtiğimiz hafta boyunca 23 Nisan İlköğretim Okulu’nda tam 175 çocukla beraberdi. Kitle iletişim araçlarının işlevini daha iyi kavrayabilmek için gazete çıkarıp televizyon kanalı kurdular, kendi programlarını hazırlayıp sundular. Şiir okudular, zekâ soruları çözdüler. Savaş, barış, insan hakları, yurttaşlık gibi konular üzerine tartıştılar. Daha iyi bir toplumsal hayat için kuralları ve kuralsızlığı anlamlandırdılar. Mesela şu sorunun cevabını bulmaya çalışırken paylaşma duygusu üzerine fikirlerini söylediler: “Adada bir tek tatlı su kaynağı var. Bu suyu ilk gören arkadaşımız suyu kullanma hakkının sadece kendisine ve seçeceği birkaç arkadaşına ait olduğunu söylemektedir. Bu sorunu nasıl çözebiliriz?”

‘Wick Abi, sorumu çözer misin?’

Ders zili çalar çalmaz Sabancı Üniversitesi MBA öğrencisi Wickraman’ın, çocukların deyişiyle ‘Wick abinin’ sınıfına konuk oluyoruz. Zekâ sorusu çözüyorlar. Tatlı Türkçesiyle bütün çocukların sorularına tek tek cevap veriyor. Çocuklardan bir an uzaklaşmasını fırsat bilip birkaç dakika konuşuyoruz Wickraman’la. Ailesiyle birlikte Almanya’da yaşıyormuş. MBA mastırı için Türkiye’ye gelmiş eğitim dönemi başında. ‘Kendini Keşfet Projesi’ni duyunca yetkililerin kapısını çalmış “Ben de gelmek istiyorum.” diye. ‘Tabii ki’ cevabını alınca çok sevinmiş. “Çocuklarla vakit geçirmek, onlara faydalı olmak tatil diye evde yatmaktan iyidir.” diyor. Bahçede hünerlerini sergilediği kolbastı oyunu içinse “Oynaması çok zor ama güzel bir oyun.” ifadelerini kullanıyor. Çocuklara daha çok İngilizce alanında yardımcı olan Wickraman, yaz tatilinde düzenlenecek projelere de katılmak istediğini belirtiyor.

Üretim Sistemleri Mühendisliği üçüncü sınıf öğrencisi Onur Okudan, çocukların ‘abi, abi!’ diye peşinden koşturdukları bir diğer gönüllü. İki dakika olsun bir yerde oturduğunu görebilmek ne mümkün. Onur, çocuklara bir şeyler öğretebilmenin, onlara vizyon kazandırmanın keyfinden bahsediyor. “Bazen yorulduğumuzu söylüyoruz birbirimize ama o çocuğun doldurduğumuz bardaktan su içmesi bile inanılmaz bir mutluluk, apayrı bir keyif.” diyor. Hatta, “En iyi tatil bence bu.” diye ekliyor sözlerine. Bir hafta boyunca beraber oldukları çocuklarda tanıştıkları andan son güne kadar değişim gözlemlediğini belirtiyor Onur. Özellikle takip ettiği dört çocuktan örnek veriyor: “Aileleri ilk gün bana içlerine kapanık olduklarını, sınıf ortamında konuşmadıklarını söylemişti. Ortak hedef için çalışmalarını, fikir alışverişinde bulunmalarını gerektiren grup çalışmaları yaptık. İlk önce bu çocuklar grup içinde kendilerini göstermeye başladı. Dün, tahtaya çıkıp hiç çekinmeden fikirlerini aktardılar arkadaşlarına.”

Görsel İletişim Tasarımı Bölümü son sınıf öğrencisi Gizem Darendelioğlu, topluma faydalı birey olmanın tadına varanlardan. Çünkü bu onun yedinci projesi. Gizem, ‘Kendini Keşfet’ projeleriyle farklı sosyo-ekonomik koşullarda yaşayan çocuklarla iletişim kurma fırsatı yakaladığını söylüyor. “Onların İstanbul’dan gelen ağabey ve ablaları olarak fazla ilgilerini çekiyoruz. Böylece daha kısa sürede daha çok faydalı olabiliyoruz.” şeklinde konuşuyor. Sürelerinin kısa olması nedeniyle öncelikle çocukların grup grup hangi alanda eksik olduğunu belirleyip, o yönde aktiviteler yapma kararı aldıklarını belirtiyor Gizem. Kendi sınıfından şu örneği veriyor: “Farklı okullardan gelen çocuklar ilk başta ‘Ben onunla oynamam, aktivite yapmam.’ gibi şeyler söylüyordu. Şimdi o sorunu yaşamıyoruz. Hatta ilk başta birbirlerini itenler, şimdi ‘Hadi söz alalım, oylama yapalım.’ diyerek birlikte karar verme yoluna gittiler. Bunu görmek inanılmaz bir mutluluk.”

‘Anadolu’nun her yerine gidelim’

Gönüllüler, sabah 9′dan öğleden sonra 4′e kadar ilgilendikleri sınıflarla vakit geçiriyor. Bu yüzden gün içerisinde çok da fazla bir araya gelemiyorlar oradan oraya koşturmaktan. Hatta öğle yemeğinde birinci ve ikinci sınıf öğrencilerine onlar servis yapıyorlar. Tabldot tabaklarıyla yemeği sınıfa taşıyor, çocukların sularını tek tek dolduruyorlar. Hatta gerektiğinde bulaşıkları dahi yıkıyorlar. Bu hareketlilik sırasında toplu halde göremediğimiz gençler, ancak akşam yemeğinde bir araya gelebiliyor. Yemeklerini yerken günün değerlendirmesini yapıyor, bir sonraki gün nelerin yapılması gerektiğini tartışıyorlar. Tabii bu arada Wickraman’ın kaşık kaşık kırmızı biber yediğini söylemeden geçmemek gerek. Hatta gönüllülerden makine mühendisliği üçüncü sınıf öğrencisi Mustafa Öztemel, “Türkiye’de Urfalılar, Hindistan’da sen!” diye takılıyor Wickraman’a. O ise sempatik Türkçesiyle “Dogal ilaç.” diyor ve üçüncü kaşık kırmızı biberini lokmasının arasına döküyor. Bu tatlı muhabbet sürerken bir yandan da yeni projeler konuşuluyor. Sabancı Üniversitesi Toplumsal Duyarlılık Projeleri Asistanı Hüseyin Küçükaydın’dan ısrarla yeni bir proje daha düzenlemesini istiyorlar. Herkes farklı bir şehir adı söylüyor. Mardin, Van, Adana… Hepsinin ortak görüşü şu: “Anadolu’nun her yerine gidelim.”

‘Seneye yine gelsinler’

6. sınıf öğrencisi Taner Bekdemir:İyi ki ağabeylerle ablalar İstanbul’dan geldi. Bize çok yardımcı oluyorlar. Hata yapsak da hiç kızmıyorlar. Çok iyi vakit geçiriyoruz. Grup çalışmaları, bir de zekâ soruları çok hoşuma gidiyor. Seneye yine gelmelerini istiyorum.

6. sınıf öğrencisi Nevzat Bektaş:Keşke tatil daha uzun olsa da ağabey ve ablalarımız burada kalsa. Çok sevdim onları. Çok eğlenceli geçiyor. Oyunlar oynuyoruz, şiir okuyoruz. Yeni bilgiler öğreniyoruz. Ben gezegenler hakkında bir yazı okudum. Seneye yine katılacağım. Ağabey ve ablalarıma mektup yazacağım.

***

Fikirlerini aktarabiliyorlar

Sabancı Üniversitesi Toplumsal Duyarlılık Projeleri Asistanı Hüseyin Aydın: Yazları iki, sömestr tatilinde de bir proje düzenliyoruz. Bir hafta normalde kısa gibi görünebilir. Fakat öyle dolu dolu geçiyor ki bu hafta, çocuklarda müthiş bir değişim gözlemliyoruz. Pek çoğu ilk defa hayal ettiği şeyi sözlü hale getirmeyi, başkalarına sunmayı öğreniyor. Fikirlerini rahat rahat anlatabiliyor. Çok eğleniyorlar aynı zamanda. Bir haftada ağabey ve ablalarıyla öyle kaynaşıyorlar ki ayrılık vakti geldiğinde çok üzülüyorlar. İstanbul’dan kendileri için gelen ağabey ve ablalarından ayrılmak istemiyorlar.

Önder Deligöz

08.02.2009

ZAMAN GAZETESİ

Çalışmaya sahaları yok, golfte dereceleri çok

Varsın geniş sahalar olmasın, en pahalısından elbiseler, ayakkabılar giyilmesin, ekipmanlar sopa ve topla sınırlı olsun. İdealist bir öğretmen, destekleyici okul yönetimi ve en önemlisi de spora aç, yetenekli öğrenciler olduktan sonra… Kısıtlı imkanların açığını ekip havasıyla, spor aşkıyla kapatan bir başarı hikâyesi aktaracağız size bu hafta. Golf Federasyonu’nun ‘Doğu Projesi’ kapsamında Erzurum’da kurulan golf takımının derecelerle dolu hikâyesidir anlatacağımız. Rıfkı Salim Burçak Anadolu Kız Meslek Lisesi beden eğitimi öğretmeni Nüket Gürel, federasyonun teklifine, ‘Bu işi başarırız.’ karşılığını verdikten sonra, kendi okulundan ve çevredeki ilköğretim ve liselerden yetenekli öğrencileri seçmiş. Böylece ‘Golf oynamak isteyen var mı?’ sorusuna ‘evet’ diyen öğrencilerden bir takım kurulmuş. Okul bahçesinde, kar üstünde golf topunu ‘suya girdirmece’ oyunuyla turnuvalara hazırlanan, parke üzerinde atış çalışması yapan takım, ilk yılında Türkiye şampiyonluğu kazanmış. Dört yıldır kazandıkları dereceler saymakla bitmiyor. Hatta on kişilik takımın dört üyesi Antalya’da yapılacak milli takım altyapı kampına çağrılmış. İşte, küçücük fırsatları kocaman başarılara dönüştürmenin hikâyesi.
 

Kar üstünde ‘suya girdirmece’ golf sahasında derece

Her şey golfün belli bir zümreye ait spormuş gibi algılanmasına belki de en çok karşı olan Türkiye Golf Federasyonu’nun dört yıl önce ‘Doğu Projesi’ni hayata geçirmesiyle başladı. Ardahan, Erzurum, Ağrı ve Urfa gibi illere golfü götürmeyi amaçlayan proje kapsamında, ilköğretim okullarından, liselerden öğrenciler seçilerek takımlar kuruldu kısa sürede. Ardından adı golfle yan yana telaffuz edilince şaşırılan bu şehirlerden Türkiye dereceleri çıkmaya başladı. Kuruluşundan çalışma koşullarına, ilk kez uçağa binerek geldikleri İstanbul’da yine ilk kez adım attıkları golf sahasında yaşadıklarından kazandıkları derecelere kadar ilginç bir başarı hikâyesi var Erzurum’daki golf takımının.

Dört yıl önce bir gün, Golf Federasyonu antrenörlerinden Aytekin Akyürek’in okula gelmesi bir dönüm noktası olmuş. “Bir gün elinde golf sopalarıyla çıktı geldi.” diyor Rıfkı Salim Burçak Anadolu Kız Meslek Lisesi Beden Eğitimi Öğretmeni Nüket Gürel. Golf takımı kurmak için Nüket hocanın okulunu seçmişler. Bu seçimde Nüket hocanın şehirde çalışkanlığıyla tanınan bir beden eğitimi öğretmeni olması büyük etken tabii. “Ben de ilk kez burada tanıştım golfle.” diyor. Kararlılıkla işe koyulmuş hemen.

İlk iş İstanbul’a federasyonun düzenlediği iki haftalık antrenörlük kursuna katılmış. Ardından halihazırda kız meslek lisesinde görev yaptığı için kız öğrencilerle başlamış golf takımı kurma çalışmalarına. Federasyona bağlı milli takım antrenörü Adnan Salmanlı ile birlikte yetenekli öğrencileri seçmişler. Biraz zor da olsa takımı oluşturunca antrenmanlara başlamışlar. Çalışmalar için de okulun spor salonuna federasyonun göndermiş olduğu küçük bir file-kafes kurmuşlar. Daha yeni başlamışken federasyon, Doğu ve Güneydoğu illerinde kurulan takımları İstanbul’a bir haftalık kampa çağırmış. Erzurumlu golfçülerin yıldızının parladığı ilk turnuva da burada düzenlenmiş zaten. Doğu Anadolu yıldızlar turnuvasını kızlar kategorisinde birincilikle tamamlamışlar. “Zaten erkek öğrencim yoktu o zaman.” diyen Nüket hoca, şöyle konuşuyor: “2005′ti. Başlar başlamaz turnuvada birinci olduk. Erkeklerde de Ağrı birinci olmuştu.” Erzurumlu golfçülerin bu başarısı federasyonun dikkatini çekmiş haliyle. İki aylık yaz kampına çağrılmışlar. Ardından daha da mutluluk verici bir gelişme yaşanmış. Federasyon bir sonraki yıl, onları altı ayaklı yıldızlar ligine çağırmış. Yine bu ligdeki ilk yıllarında da art arda dereceler kazanmışlar. Kızlarda Türkiye bir, iki ve üçüncülüğünü kimselere kaptırmamışlar. Mütevazı bir şekilde “Başarılı bir başlangıçtı ilk yılımız için.” diyor Nüket hoca. ‘Ne yaptınız da bu kadar dereceyi kaptınız?’ sorusunu sorunca hikâyenin can alıcı noktasıyla yüz yüze geliyoruz. Çünkü bu takımın golf sahası yok. Onlar parke salonda atış çalışması yapıyor. Tabii bir de karla kaplı okul bahçesinde. Karın erimiş bölümlerinde suya girdirmece oynuyorlar bol bol, rakipleri profesyonel sahalarda toplarını numaralı çukurlara girdirirken. Bir de topları bahçeye park etmiş arabalara vurmasın diye çaba sarf ediyorlar. Belki de bu eğlenceli sıkıntılar onları başarılı kılıyor.

Bu kısıtlı çalışma şartlarından sonra turnuvalar ve kamplar için İstanbul’a gelince şok hali yaşamışlar. Nüket hoca, lüks otelin kocaman tesisini görünce öğrencilerinin neler hissettiğini şöyle anlatıyor: “Hepsi ilk kez golf turnuvasına giderken uçağa bindiler. Beş yıldızlı otelde kaldılar. Çocuklar koca sahayı görünce ‘Hocam topu nereye atacağız, hedef neresi?’ gibi sorular sormaya başladılar. Görmemişlerdi çünkü öyle bir sahayı hiç. Golf sahasını çok sevdiler tabii. Her gidişimizde resmen sahaya saldırıyorlar. Dokuzuncu sınıf öğrencisi Fulya Yurt’un şu sözleri daha bir açıklayıcı olur herhalde: “Ben bir kere sahanın öyle olduğunu bilmiyordum. Cidden çok uzundu. Hatta düşünmüştüm oyna oyna nasıl bitecek bu saha diye.” Ya da sekizinci sınıf öğrencisi Muharrem Koçak’ın turnuva için gittiği yerde ağzından dökülen “Bu saha bitmez.” sözleri.

Erzurumlu golfçülerin başarıları yazmakla bitmez ama birkaçından bahsedelim. İkinci yıl Türkiye ikinciliğini taze kariyerlerine eklemişler. Geçtiğimiz yıl da genel klasmanda hem erkeklerde hem de kızlarda Türkiye ikincisi olmuşlar. Genel klasmanda da dört sporcuları ilk beş sırayı almış. Tabii bu başarıların ardından Milli Takım kapıları da genç golfçülere açılacak gibi. Hatta Nüket hoca, ay sonunda yapılacak Milli Takım altyapı kampına dört sporcusunun çağrıldığını dile getiriyor. Muharrem Koçak, Fulya Yurt, Hilal Ok, ve Büşra Kara şimdi heyecanla Antalya’daki kampın başlayacağı günü bekliyor.

Sporcularını turnuvalara götürürken yaşadığı zorluklardan da bahsediyor Nüket hoca: “Arıyorum, ikna etmek çok zor oluyor. Fakat bu çocuklar bence çok şanslı. İlk duydukları anda şaşıranlar, golfü tanımadığı için başlamak istemeyenler, ailesi izin vermeyenler Türkiye derecesi aldılar.Artık ‘Ben de katılabilir miyim, benim çocuğum da gelebilir mi?’ diye arıyorlar.” sözlerini sıralarken Nüket hocanın ulaşılması zor başarıdan kaynaklı sevinci ve gururu hissediliyor yüzünden. On kişilik takımının yanı sıra seçtiği kırk sporcunun da altyapıdan yetiştiğini ifade eden başarılı öğretmen, geleceğe dair hedeflerini ise şöyle açıklıyor: “Bizim şu anki hedefimiz Milli Takım’a sporcu kazandırmak.” Yüzlerce çocuğu sadece televizyondan gördüğü golfle tanıştıran ‘Doğu Projesi’nden bahsederken son olarak Golf Federasyonu Başkanı Ahmet Ağaoğlu’nun Türk golfü için büyük bir şans olduğunu vurguluyor ve şöyle devam ediyor Nüket hoca: “Doğudaki çocuk da batıdaki de bu sporu yapsın istiyor. Bu popülizm değil. Çünkü başarı var. İşte bu noktada açlık önemli. Bu çocuklar spora aç ve gerçekten çok yetenekliler.”


Derece alınca herşey daha iyi oldu

Spor Lisesi 9. sınıf öğrencisi Hilal Ok: Adını duymuştuk ama golfün nasıl bir oyun olduğunu, nasıl bir sahada oynandığını pek bilmiyorduk. Ailem de hiçbir şey bilmiyordu bu spor dalıyla ilgili. Annem golf oynamama karşı çıkmıştı. Sonra beden eğitimi öğretmenimiz Nüket Hanımla konuşup ikna oldular. Golf oynamama izin verdiler.Tabii başlayınca ne kadar iyi olduğunu gördük. Nüket hoca da çok iyi ilgileniyor bizimle. Turnuvalara, kamplara gittik. Oraları görünce ilgimiz daha da arttı. Derece kazanınca her şey daha iyi oldu. Hedefim Milli Takım’a girebilmek.

Başarıları: 2006 Türkiye üçüncüsü, 2007 Gençler Ligi Türkiye ikincisi, 2008 genel klasman Türkiye üçüncüsü

***

İlk başta ailem istememişti

R. S. Burçak Anadolu Kız Meslek Lisesi 11. sınıf öğrencisi Elanur Çintımar:İlköğretimde okurken, bir gün Nüket hoca geldi sınıfa. ‘Golf diye bir spor yapılacak. Katılmak isteyen varsa seçmelere katılsın.’ dedi. Katılmak istedim ben de. Denemeler oldu. Beni yetenekli gördükleri için golf takımına aldılar. Ailem ilk başlarda bu oyunu oynamamı pek istememişti. Ama şimdi onlar da ilerlememi istiyorlar. Derslerime olumsuz etki eder diye çekinmiştik. Ama ailem Nüket hocaya güvendi. Başladım öylece. Dereceler kazandım. Milli golfçü olmayı çok istiyorum.

Başarıları: 2006 Yıldızlar Ligi Türkiye birincisi, 2007 Yıldızlar Ligi Türkiye ikincisi

***

Annem ‘Sen de başla’ dedi

Spor Lisesi 9. sınıf öğrencisi Fulya Yurt: Dört yıldır oynuyorum. Kuzenim de oynuyordu. Bir gün bize geldiler. ‘Yarın golf antrenmanım var.’ deyince annem ‘Sen de başla’ dedi. Nüket hocanın yanına geldim ve başladım golf oynamaya. Turnuvalara gittik. İlk zamanki resimlerimi görünce şaşırıyorum şimdi o sopayı nasıl kullandım diye. Boyum sopadan kısaydı. İyi ki başlamışım. Milli Takım’a seçilirsem çok mutlu olacağım.

Başarıları: 2006 Yıldızlar Ligi Türkiye ikinciliği, 2007 Türkiye beşinciliği, 2008 genel klasman ikinciliği

***

Şimdi derslerim daha iyi

Yunus Emre İlköğretim Okulu 6. sınıf öğrencisi Büşra Kara:İki yıldır golf oynuyorum. Okulda seçmelerde takıma seçildim. Aslında ilk başlarda kendim istememiştim. Derslerim belki olumsuz etkilenir diye. Ama şu an hiçbir problemim yok. Hatta derslerim daha iyi durumda. Başarı: 2008 genel klasman Türkiye ikinciliği

***

Milli takıma seçilmeyi hedefliyorum

Yunus Emre İlköğretim Okulu 8. sınıf öğrencisi Muharrem Koçak: İki yıldır golf oynuyorum. Nüket hoca seçince ‘Yapabilir miyim acaba?’ diye düşünmüştüm. Ama çok iyi çalışıyoruz. Geçen yıl dördüncü ayaktan sonra katıldım lige. İyi gidiyor her şey. Ben de Milli Takım’a seçilmeyi hedefliyorum. Başarı: 2008 genel klasman Türkiye ikinciliği.

2008 Türkiye Yıldızlar Ligi’nde Erzurumlu golfçülerin başarı sıralaması:

1. ayak:
1992-94 doğumlu – Hilal Ok 3.
1997-99 doğumlu – Büşranur Deniz 1.

2. ayak:
1995-96 doğumlu – Özge Dumanay 1.
1992-94 doğumlu – Fulya Yurt 2.
1995-96 doğumlu – Muharrem Koçak 3.
1995-96 doğumlu – Büşra Kara 4.

3. ayak:
1995-96 doğumlu – Muharrem Koçak 3.
1992-94 doğumlu – Fulya Yurt 3.
1992-94 doğumlu – Hilal Ok 4.

4. ayak:
1992-94doğumlu – Fulya Yurt 1.

5. ayak:
1992-94 doğumu – Hilal Ok 1.
1992-94 doğumlu – Fulya Yurt 2.
1995-96 doğumlu – Muharrem Koçak 2.
1995-96 doğumlu – Ahmet Karakoç 4.

6. ayak:
1992-94 doğumlu – Hilal Ok 3.
1997-99 doğumlu – Lamia Tikici 3.
1995-96 doğumlu – Murat Tikici 3.

Önder Deligöz

01.02.2009

ZAMAN GAZETESİ

Lost’un Türk yıldızı: Doctor Jivago

Özlediniz değil mi? Neden özlemeyesiniz ki, tam dokuz aydır bekliyorsunuz sabırsızlıkla. Yokluğunda çok dizi izlediniz. Belki Heroes’da, Prison Break’te aradınız onda bulduğunuzu. Ama olmadı değil mi?

Hele o sonu başından belli yerli yapımların bizden esirgediği ilginçliği; ‘flashback’lerin, ‘flashforward’ların tadını hiçbirinde alamadınız. Beyni yoran; hatta çıldırtan sırların mücadeleyle dolu karmaşasında kaybolup gitmenin hazzını yaşayamadınız hiçbir yerde. Varsın olsun. Vakit geldi ya siz ona bakın! Zihinlerde ‘flashback’ yapmaya gerek yok artık. Üç günlük bir sabır daha gösterin yeter. Ardından dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan gibi siz de kayıplara karışmaya hazır olabilirsiniz. Lost’un beşinci sezonu başlıyor çünkü. Sırlarla boğuşan zihinlere derman olması muhtemel sezonun ilk iki bölümü aynı gün yayınlanacak. Şimdi size, o beklenen ana kısa bir süre kala farklı bir heyecan yaşatacağız pek bir gizemli diziyle ilgili. Lost’un ülkemizdeki kahramanıyla tanıştıracağız sizi. ‘doctor_jivago iyi seyirler diler’ dediğimizde dizinin tutkunları hemen anlayacaktır kimden bahsettiğimizi. Yine de söyleyelim. Bahis mevzuu kahraman, Lost’u internet üzerinden indirme yoluyla izleyenler için ‘pek bir gizemli dizinin pek bir hayırsever altyazı çevirmeni’ Doctor Jivago. Hayırsever, çünkü çevirileri için para almıyor. Yaptığı iş, Lostseverler açısından tam bir amme hizmeti yani. Üstelik dizi Amerikan ABC televizyonunda yayınlanır yayınlanmaz çevirisini ‘www.divxplanet.com’da fanatiklerin hizmetine sunuyor. Gizem konusunda diziden geri kalmadığı için gerçek adını yazamayacağız Doctor Jivago’nun. Fakat şu ilginç özelliklerini belirtelim hemen. Lise mezunu, 33 yaşında ve özel bir bilişim firmasında çalışıyor. Devlet okulunda öğrendiği İngilizcesini geliştirmek için başlamış altyazı çevirmeye. Kısacası Lost karakterleri kadar ilginç bir hikâyesi var Doctor Jivago’nun.

On binler onu bekliyor!

4, 8, 15, 16, 23, 42… Bu rakamların sırrı ne acaba? Ya Hurley’nin gördüğü hayaletler… Peki esrarengiz adada ölümün göreceli olmasına ne dersiniz? Bu kadar sırla kafa karıştırdığı gibi bağımlılık yapan Lost adlı dizi bu ayın 21′inde beşinci sezonuna başlıyor. Lost hayranları olarak Amerika’da yayınlandıktan sonra internet üzerinden indirerek izlemek için sabırsızlıkla bekliyoruz. Tabii beklediğimiz bir şey daha var ki; o da ‘doctor_jivago’dan iyi seyirler’ ifadesiyle başlayan altyazı çevirisi. Biz de dizi yayına girmeden önce Doctor Jivago’yu bulduk. Altyazı çevirilerini yaptığı dizinin ruhuna uygun derecede gizemli ve de ilginç bir hikâyesi var. Öncelikle takma adının Nobel ödüllü Rus yazar Boris Pasternak’ın, daha sonra sinemaya uyarlanan eserinin adından esinlendiğini söyleyelim. Tabii bir de ‘Çok havalı!’ Asıl mesleği bilişim. 15 yıldır bu sektörde çalışıyor. 33 yaşında ve lise mezunu. İngilizceyi kendi gayretiyle öğrenmiş. Çeviriye de İngilizcesini geliştirmek için başlamış. Tabii Lost’u çevirmeye başlayınca ün de arkasından gelmiş. Lost karakterleri arasında en çok liderliğiyle Jack’i, her zaman bir planının olması nedeniyle de Benjamin Linus’u beğeniyor. Dizideki diyaloglarda geçen en sevdiği ifade ise Desmond’ın ‘brother’ı.

Doctor Jivago’ya Lost karakterleri kadar ün kazandıran altyazı çevirilerine başlama hikâyesini bir dinleyelim önce…

Benim çeviri yapmaya başlamam, http://www.divxplanet.com’un açılmasıyla oldu aslında. Daha önce çeviri yapsam bile başkalarıyla paylaşabileceğim bir ortam olmadığı için pek hevesli değildim. Divxplanet.com açıldıktan ve çevirileri başkalarıyla paylaşma imkânı doğduktan sonra hız verdim çeviri yapmaya. Çevirisini yaptığım ilk film, George Orwell’in aynı isimli romanından uyarlanan 1984 filmiydi. Tabii o zaman İngilizcem şimdiki kadar iyi değildi ama ben çeviri yapmayı basit bir şey sandığım için ‘Madem İngilizce biliyorum, dur şu filmin altyazısını çevireyim’ demiş bulundum. Ama o çeviriyi bitirmem çok uzun sürdü. ‘Gerçekten çok meşakkatli bir işmiş’ dedim kendi kendime.

Lost çevirilerinden para almadığınızı biliyoruz. Lostseverler olarak elbette ki müteşekkiriz bu hayırseverliğiniz için. Peki bu işin sizdeki karşılığı ne? Manevi tatmin ya da on binlerce Lost izleyicisinden kaynaklı popülaritenin dayanılmazlığı mı?Aslında en başta İngilizcemi geliştirmek maksatlı başlamıştım bu işe ama sonraları biraz egomu tatmin etmeye dönüştü. Kibirlilik olarak algılamayın lütfen, ancak, insanların teşekkürüne mazhar olmak herkes kadar benim de hoşuma gidiyor. Divx altyazı çevirilerinden para almıyorum ancak free-lance olarak piyasaya altyazı çevirmenliği yapıyorum. Divx altyazı çevirme özelinde konuşursak, bu işin karşılığı tamamen manevi. Hiçbir mecburiyetimiz olmamasına rağmen bir filmin ya da dizinin altyazısını çevirip izleyenlere sunuyoruz. Bu da bir itibar sağlıyor. Prestijiniz arttıkça popülerliğiniz de artıyor ve bu popülerliği kaybetmemek için sözünüze mümkün olduğu kadar sadık olmak zorunda kalıyorsunuz. Bir altyazıyı söz verdiğiniz halde çevirmezseniz itibarınız yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. Bu fedakârlığın arkasında yatan temel güdü, itibar kaybetme ihtimalinin verdiği kaygı olsa gerek. Ayrıca Lost’u kim çevirseydi o popüler olurdu. Yani keramet bende değil, Lost’ta.

Lost karakterleri kadar ünlüsünüz…

Yaklaşık beş yıldır çeviri yapıyorum. 100′den fazla Divx çevirdim para almadan. 50′nin üzerinde yasal DVD çevirdim. Tabii bunlardan para kazandım. Onlarca bölüm dizi altyazısı çevirdim ama Lost’u çevirmeye başlayana kadar beni sadece divxplanet.com üyeleri tanıyordu. Hani yıllarca tiyatroya emek verip adı bilinmeyen ama bir dizide oynayınca ünlü olan oyuncular olur ya, o hesap.

Ekip misiniz, çevirilerin kontrol mekanizması nasıl işliyor? Çevirilerdeki yanlışlar, anlatım bozuklukları… Süreç nasıl işliyor?

Tek başıma çalışıyorum. Ancak divxplanet.com’da müşterek çevrilen altyazılar da var. Son tahlilde serbest bir iş olduğu için belli bir çalışma tarzı ya da plan dahilinde yapmıyorum çeviriyi. Ekranın bir yanında altyazı, diğer yanında da filmi açıyorum. Bir taraftan filmi izlerken bir taraftan altyazıyı çeviriyorum. Bittikten sonra kendim kontrol ediyorum ama zaman zaman gözden kaçan yazım hataları olabiliyor. Altyazıyı indirenlerin ikazları sonucunda da düzeltmeler yaptığım oluyor. Çevirdiğim altyazıyla daha sonra filmi izlerken ‘keşke şuraya şöyle deseymişim’ dediğim de oluyor.

Bir bölümü çevirmek ne kadar vakit alıyor?

Çeviriyi mümkün olduğu kadar hızlı yapmaya çalışıyorum. Çünkü on binlerce kişi bekliyor. Ama aslında bu sağlıklı bir çeviri şekli değil. Ben elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum ama bir altyazının sağlıklı olması için en az 2-3 günlük bir çeviri-kontrol süreci gerekir. Çevireceksiniz, sonra okuyacaksınız ve yazım hatalarını gidereceksiniz, sonra bu altyazıyla filmi baştan sona izleyeceksiniz, gözünüze takılan hataları düzeltecek, içinize sinmeyen yerleri değiştireceksiniz… Ama benim maalesef bu kadar zamanım yok. Saatler içinde çeviriyi bitirip yüklemek zorundayım.

Arkadaş çevreniz Lost çevirisi yaptığınızı ilk andan beri biliyor mu? “Aaa ‘doctor_jivago iyi seyirler diler’ diyen sen misin gerçekten” türünden şaşkınlıkların sergilendiği anılarınız var mı?

Pek çok kez geldi başıma. Eşimin iş arkadaşı koyu bir Lost hayranıymış. Sohbet ederlerken konusu açıldığında benim Doctor Jivago olduğumu öğrenince inanmamış. Tanışmak istediğini söylemiş. Doğrudan benim de başıma geliyor zaman zaman.

5. sezon başlıyor. Eh artık geçmiş bölümleri en iyi bilen biri olarak ‘karşımıza neler çıkar’ desek…

Ne söylerseniz söyleyin, yapımcılar tam tersini çıkardığı için herhangi bir tahminde bulunmak beni aşar.

Yabancı biri olsaydınız Türkiye’den hangi diziyi İngilizceye çevirmek isterdiniz?

TV’de izlediğim tek yerli dizi var, Avrupa Yakası. Sanırım onu çevirmek isterdim.

İyi bir altyazı çevirmeni olmanın sırrı nedir? İngilizce bilen herkes iyi çevirmen olamaz herhalde…

Bu kadar çevirinin ardından öğrendiğim bir şey var ki, çeviri yapmak için kesinlikle Türkçeye çok hakim olmak gerekiyor. Çok basit bir örnek vereyim: ‘Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.’ atasözünün İngilizce karşılığı “Duvarın öbür tarafındaki çimler daha yeşildir” şeklinde. Siz bunun İngilizce karşılığını bilir ama Türkçede bunu karşılayan atasözünü bilmezseniz o, çeviri olmaz. Temelde, çevirdiğim cümleyi günlük hayatta kurup kurmayacağıma bakıyorum. Eğer ‘Tamam, ben böyle bir cümle kurarım’ diyorsam o çeviri bana göre doğrudur. o.deligoz@zaman.com.tr

‘DVD firmalarıyla çalışan çevirmenler bizim çevirilerimizi çalıyor!’

Divxplanet’in yüklendiği en önemli görevlerden biri de dünya sinemalarının en iyi örneklerini Türk izleyiciyle buluşturmak. Türkiye’de gösterime girmemiş, DVD’si Region 2 tabir edilen Avrupa ülkelerinde basılmamış ancak gösterildiği ülkelerde ödülleri silip süpürmüş Asya, Hint, İran gibi ülkelerin filmlerini Türk izleyicilerine, Türkçe altyazılı olarak sunuyor. Özellikle Asya filmlerine ulaşmak için emule veya torrent adlı paylaşım programlarında kullanılacak kaynak linkleri ve Türkçe altyazılarda en büyük sitedir. Üstelik bir şekilde beğendiğiniz ve izlemek istediğiniz ama Türkçe çevirisi bulunmayan bir film için gönüllü çevirmenlere istek yapabiliyorsunuz ve ikna edici olursanız kısa sürede istediğiniz çeviriye kavuşmanız mümkün. Tüm bunların yanında, sitedeki bazı üye arkadaşlarımız Türkçe filmlere, işitme engelliler için Türkçe altyazı hazırlıyor. Belirtmek istediğim bir diğer husus da, divxplanet’teki çevirilerin DVD firmalarıyla çalışan çevirmenler tarafından çalınması. Şu an piyasada gördüğünüz, bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla onlarca DVD’de divxplanet çevirmenleri tarafından çevrilmiş altyazılar kullanılıyor. Çok ünlü bir digital TV’de gösterilen filmlerin dublajlarında da divxplanet çevirmenleri tarafından çevrilmiş altyazılar kullanılıyor.

18.01.2009

ZAMAN GAZETESİ

Aritmetik iyi zekâ pekiyi

2008′i geride bırakmışken on gün önce ‘bir yılda ne oldu ne bitti’ üzerine pek çok başarı hikâyesi seriliverdi önümüze. Sanat, siyaset, spor derken şöyle bir zihinleri tazeledik, derlemeleri okuyup izleyince. Bir eksik vardı yine de. En zekilerimizdi eksik olan. Hani şu düşündüren, düşündürdükçe beyni yoran; hatta bir noktadan sonra kafayı yedirten ve de doğru sonuca ulaşıldığında egoya tavan yaptıran zekâ sorularını çok da zorlanmadan çözen gençlerimiz… Onlar, geçtiğimiz ayın sonunda Türkiye Zekâ Vakfı’nın (TZV) düzenlediği 13. Zekâ Oyunları finalini zirvede tamamlayarak ‘Türkiye’nin en zekisi’ unvanını kazandılar. Madem ortada zekâ ve de çalışma kaynaklı bir başarı var, madem onlar bizim en zeki gençlerimiz, ’2008′in başarı hikâyeleri’ başlıklı listeye eklemek yerine apayrı bir sayfa açtık bu üç gencimiz için. Sayfamızın zeki konukları ise 14 yaş altı kategorisinde birinci olan İzmit Özel Erkul İlköğretim Okulu öğrencisi Melih Mutlu, 14-21 yaş arasında zirveye çıkan Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü üçüncü sınıf öğrencisi Mehmet Murat Sevim ve 21 yaş üstünde birinciliği göğüsleyen genç matematik öğretmeni Aziz Ateş. 6 bin kişi arasından sıyrılıp birincilik kürsüsüne çıkan Melih, Mehmet Murat ve Aziz’den zekâ sorularıyla haşır neşir olmanın okul derslerine, sınavlara; hatta sosyal hayat ve iş alanına ne gibi katkılar sağladığını dinledik. Vurguladıkları ilk husus şu oldu: “Hayatın hangi alanında olursa olsun problemleri aşmak için alternatif çözüm yolları üretebiliyorsunuz.” Tabii buna bir de sağladığı popülariteyi eklemek gerek. Tıpkı Özel Erkul İlköğretim Okulu’ndaki ana sınıfı öğrencilerinin Melih’i görünce birbirlerine ‘Aaa bak zekâlı çocuk!’ demesi gibi.

Türkiye’nin zekâ küpleri

Buyurun. Sizi Türkiye’nin en zeki insanlarıyla tanıştıralım. Geçtiğimiz ayın son haftasında Türkiye Zeka Vakfı (TZV) tarafından Ankara’da düzenlenen 13. Zeka Oyunları’nı birincilik kürsüsünde tamamlayan üç isim; Melih Mutlu, Mehmet Murat Sevim ve Aziz Ateş. Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun (TÜBİTAK), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve ODTÜ işbirliğiyle yapılan finalde ‘Türkiye’nin en zeki insanı’ unvanını kazanan gençlerle başarılarını, zeka sorularıyla ilgilenmenin eğitimlerine, sosyal hayatlarına ve işlerine ne gibi katkılar sağladığını konuştuk.

14 yaş altı kategorisinde birinci olan İzmit Özel Erkul İlköğretim Okulu 8. sınıf öğrencisi Melih Mutlu’nun zekâ sorularıyla serüveni iki yıl önce başlamış. Geçtiğimiz eğitim döneminin başında matematik öğretmeni Ertan Kaya, TZV’nin internet sitesinde yayınladığı soruları çözmesi için Melih’e vermiş. Soruları çözen Melih, cevapları vaktinde TZV’ye ulaştırmayınca finallere katılamamış. Bu yılın başında yine matematik öğretmeninin yönlendirmesiyle 10 eleme sorusunu çözmüş. Bu sefer cevapları vaktinde ulaştırmış TZV’ye. Soruların en az yedisini doğru cevaplayanların çağrıldığı yarı finale katılmaya hak kazanmış böylece. Aynı zamanda TÜBİTAK’ın düzenlediği matematik olimpiyatlarına hazırlanan Melih, hem bu aşamaları geçince hem de okul dersleri ve olimpiyat çalışmalarına katkı sağladığını görünce zekâ sorularına daha bir ilgi duymaya başlamış.

2 bin kişinin katıldığı yarı final için İstanbul’un yolunu tutmuş böylece. Bir önceki aşamada 10 soruyu yaklaşık bir ayda cevaplamaları gerekirken yarı finalde aynı miktardaki soru için 2 saat süre tanınmış Melih ve rakiplerine. Çözdüğü sorulardan aldığı 300 puanla finale katılmaya hak kazanmış, 14 yaş altı kategorisinde yarışan 15 rakibiyle birlikte. Bu arada rakipler arasında büyük bir çekişme olduğunu da belirtelim. Finale kalanların sıralandığı listenin başında bulunan yarışmacının puanı 400. Liste, dört 366, iki 333, dokuz da 300 puanlı yarışmacıyla sıralanmış. Finale kaldığını öğrenen Melih, başarının tadına varmaya o anda başladığını söyleyerek sözlerini şöyle sürdürüyor: “Finale kaldığımı öğrenince çok mutlu oldum. Çok uzun süre uğraşıp da soruyu doğru çözünce insan mutlu olur ya. Öyle bir mutluluk yaşadım işte.” Melih, Ankara’daki TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde yapılan finalin çok çekişmeli geçtiğini söylüyor. Hatta finalin yazılı 10 sorudan oluşan ilk aşamasını 332 puanlı rakibinin arkasında, 300 puanla tamamlamış. En yüksek puanı alan üç kişinin katıldığı sözlü finalde kendisi 27, 332 puanlı rakibi de 18 puan alınca yarışmayı birincilikle tamamlamış.

Melih Mutlu, bu başarısının ardından derslerindeki başarısı sayesinde tanındığı okulundaki popülerliğinin daha bir arttığını söylüyor. Bu başarısının okuldaki diğer öğrencilerin zekâ sorularına karşı ilgisini artırdığına da dikkat çekiyor. ‘Peki, okul dersleri, SBS, matematik olimpiyatları ve de zekâ yarışmaları derken sosyal hayat ne âlemde? Oyun oynamaya vaktin kalıyor mu?’ diye soruyoruz Melih’e. Cevabı şöyle: “Sosyal aktivitelere vakit ayırıyorum. Okuldan eve gidince iki üç saat çalışıyorum. Vakit kalıyor yani. Yapmam gerekeni yapıyorum sadece. Bilgisayar oyunu da oynuyorum, televizyon da izliyorum. Zaten okulda derslere bayağı bir vakit ayırıyoruz, çalışıyoruz. Vakit bulunca da maç yapıyoruz arkadaşlarla daha çok.”

‘Doğru ve hızlı karar verebilme yeteneği kazandırıyor’

13. Zekâ Oyunları’nın 14-21 yaş kategorisindeki birincisi aslında çok da yabancı bir isim değil aslında. O, ‘Dünyanın en zeki ikinci insanı’ dersek hatırlarsınız büyük ihtimalle. Geçtiğimiz yıl 27 Ekim-1 Kasım tarihleri arasında Belarus’ta düzenlenen 17. Dünya Zeka Oyunları Şampiyonası’nı Alman Ulrich Voigt’in ardından ikincilikle tamamlamıştı. Bu arada Voigt’in son 9 şampiyonanın altısını birincilikle kapattığını söyleyelim hemen. Mehmet’in daha 20 yaşında olduğunu ve önümüzdeki şampiyonanın Türkiye’de yapılacağını göz önüne alırsak ‘Dünyanın en zeki insanı bir Türk’ haberlerinin ağızdan ağza dolaşacağı günler hiç de uzakta değil diyebiliriz. Mehmet Murat, TZV yarışmalarının gediklisi zaten. Son beş yıldır finallere katılıyor. Hatta bu beş yıl içerisinde üç birincilik, bir de ikinciliği var. Tabii bu yarışmanın onun için ayrı bir önemi var. Çünkü ona ‘Dünyanın en zeki ikinci insanı’ unvanını kazandıran süreç, TZV’nin Bilim ve Teknik dergisinde yayımlanan sorularıyla başlıyor. 2004′te İstanbul Atatürk Fen Lisesi’nde okurken ilk kez katıldığı finallerde Türkiye 10.su olunca kendi deyimiyle gaza gelmiş.

Bu arada Dünya Zeka Oyunları Federasyonu’nun Türkiye temsilcisi olan Akıl Oyunları Dergisi’yle de tanışınca daha bir işin içine dalmış. Öyle ki Akıl Oyunları Dergisi’nin her yıl seçtiği Türk Beyin Takımı’na (TBT) son dört yıldır birincilikle giriyor. Zaten dünyanın en zeki insanı unvanını da TBT ile katıldığı şampiyonada elde etti. Şimdi hedefi, bu yıl Antalya’da düzenlenecek 18. Dünya Zekâ Oyunları Şampiyonası’nı birincilikle kapatarak ‘Dünyanın en zeki insanı’ unvanını kariyer listesine eklemek. Bu arada Mehmet Murat’ın altın madalyalı bir olimpiyatçı olduğunu da belirtelim hemen. TÜBİTAK tarafından düzenlenen Ulusal Matematik Olimpiyatları’nda altın madalya kazanabilen ender liselilerden. Bununla da bitmiyor tabii. Tabii bir de Uluslararası Matematik Olimpiyatları’ndan Türkiye’ye getirdiği gümüş madalyası var.

Zekâ soruları çözmenin farklı ve hızlı düşünebilme yeteneği kazandırdığına dikkat çekiyor. Özellikle okulda bu durumu gözlemlediğini söyleyen Mehmet Murat, “Arkadaşlarınız bir şey düşünürken siz farklı bir fikir öne sürebiliyorsunuz.” diyor. Zekâ sorularıyla ilgilenmeye başladığından beri hayatının çok değiştiğini ifade eden Mehmet Murat, şöyle konuşuyor: “İnsanlarla olan ilişkilerde de bir süre sonra kestirebilmeye başlıyorsunuz neler olacağını. Biraz empati gibi. En önemlisi de karar verme aşaması açısından doğru ve hızlı karar verme açısından çok önemli olduğunu söyleyebilirim.”

‘Saygınlık ve ilgi sağlıyor’

21 yaş üstü kategorinin birincisi ise matematik öğretmeni Aziz Ateş. 31 yaşındaki Aziz Ateş, 2000 yılı ODTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü mezunu. Ankara’da özel bir eğitim kurumunda çalışıyor. Zekâ sorularıyla üniversiteye başladığı yıllarda ilgilenmeye başlamış. 14 yıldır düzenli olarak zekâ oyunları çözüp hazırladığını dile getiren Aziz, “Soru çözmediğim günüm hiç olmadı. Kesinlikle alışkanlık yapıyor.” şeklinde konuşuyor. Bilim ve Teknik Dergisi’nde yayımlanan sorular, TZV yarışmalarının yanı sıra Akıl Oyunları ve Zekâ Oyunları dergilerindeki zekâ oyunlarıyla yeteneklerini artırmaya başlamış. Hatta Zeka Oyunları Dergisi’nde kendi hazırladığı soruları ve köşeleri yayınlamaya başlamış. 2006-2008 yılları arasında da TZV için zekâ oyunları uzmanı olarak çalışmış. Aziz, 1998 yılından itibaren katılabildiği tüm TZV yarışmalarında finalist olma başarısını göstermiş. 2003′te dördüncü, 2004′te ikinci olmuş. Bu başarılarına 2008 birinciliğini ekledi geçtiğimiz ay. 2007 yılı TBT üyesi olarak katıldığı Dünya Zekâ Oyunları Yarışması’nda dünya 43.lüğü var aynı zamanda Aziz’in. Bu başarılarına dünya çapında bulmaca hazırlama yarışması olan PDT’de elde ettiği 4.lük ve 7.liği de ekleyelim. Aziz, zekâ oyunlarının analitik düşünme becerilerini geliştirmesinin yanı sıra sosyal hayattaki düzen açısından faydalı olduğunu düşünüyor. İş hayatındaki etkileri açısından sunduğu faydayı ise ‘saygınlık ve ilgi’ olarak belirtiyor. Bir öğretmen olarak öğrenciler açısından zekâ sorularını yorumlamasını istediğimiz Aziz Ateş, şunları söylüyor: “Eğitimde, özellikle sayısal bilgi öğrenimi ve kullanımında, zekâ oyunlarının faydaları tartışılmaz bence. Sıklıkla öğrencilerime konuyla alakalı küçük zekâ oyunları soruyorum ve öğrencilerin dikkat ve becerilerini artırabiliyorum.” Aziz öğretmenin en büyük hedefi, matematik eğitimine zekâ oyunlarını katabilmek. Matematiği, bulmaca ve oyunlar kullanarak öğretmeye çalışan Aziz Ateş, bu amaçla şu günlerde 8. sınıflar için bir matematik kitabı yazmakla meşgul. Genç öğretmen, aynı zamanda okullarda zekâ oyunları seminerleri verdiğini belirtiyor.

(Soldan sağa): Aziz Ateş (31), Mehmet Murat Sevim (20), TZV Başkanı Emrehan Halıcı, Melih Mutlu (13) Birinciler, plaket ve 10 Cumhuriyet altınıyla ödüllendirildi.

Katılım için yaş ve mezuniyet şartı aranmıyor

Zeka oyunlarına katılım için yaş ve belirli bir mezuniyet şartı aranmıyor. 13. Türkiye Zeka Oyunları, daha önceki yılların aksine bu yıl ilk kez 14 yaş altı, 14-21 yaş arası ve 21 yaş üstü olmak üzere üç ayrı kategoride yapıldı. Oyunlara katılmak için adaylar öncelikle internet üzerinden yayınlanan 10 soruyu çözdü. Bu 10 sorudan en az yedisini doğru cevaplayanlar yarı finale kaldı. Bu aşamanın ardından 14 yaş altı kategorisinde 16, 14-21 yaş arasında 8, 21 yaş üstünde de 9 kişi finale kaldı. Final, yazılı ve sözlü olamak üzere iki aşamalı yapıldı. Yazılı sınavda, finalistlere her biri yüz puanlık 10 soru soruldu. Finalistler bu soruları yüz dakika içerisinde cevaplamaya çalıştı. Kendi kategorisinde ilk üçe girenler ikinci aşamaya katılma hakkı kazandı. İkinci aşama ise yarışmacılara 10 sorunun sorulduğu sözlü mülakattı. 21 yaş üstü kategorisinde üçüncülük iki kişi arasında paylaşıldığı için, bu kategoride dört kişiye sözlü sınavda yarışma hakkı tanındı. Bu bölümde sorulan soruların dördü, tüm kategorilerden yarışmacılara yöneltilen ortak sorulardı. Beş soru ise her kategoriye ayrı ayrı yöneltildi. Bu aşamada bir de her bir yarışmacının jüri üyelerinin kendilerine özel olarak sorduğu sorulara cevap verdiği bir bölüm vardı.

11.01.2009

ZAMAN GAZETESİ

Mahmur çözülürse PKK’nın ‘Kandil’i söner

Terör örgütü PKK’yı kökten bitirme planları yapan Ankara ile Bağdat işbirliği her geçen gün daha somut bir hal alıyor. Dağdaki teröristin ovaya inmesini sağlayacak sivil çözüm önerileri gündemde. Hal böyle olunca akla hemen Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı geliyor.

Birleşmiş Milletler (BM) kontrolündeki kampta yaklaşık 11 bin Türk vatandaşı Kürt yaşıyor. Yani PKK’ya katılan teröristlerin yanlarında götürdüğü ailelerin yanı sıra örgütün propaganda amacıyla Türkiye’den ayırdığı insanlar. Kamp, PKK’nın sürekli terörist devşirdiği bir eğitim ve propaganda alanı. Burada bir nesil, PKK propagandası altında büyüdü, eğitim aldı ve dağa çıkarıldı. Mahmur’la ilgili iki farklı yaklaşım var. İlki kampın PKK yuvası olması nedeniyle hemen kapatılması gerektiği. Diğeri de kamptan ayrılmak zorunda kalanların Irak’ın başka yerlerine yerleşecek olması nedeniyle kapatmanın tek başına çözüm olmayacağı. İkinci yaklaşımın çözüm önerisi ise gönüllü geri dönüşün sağlanması. Peki bu ne derecede mümkün? En önemlisi de Mahmur’daki Türk vatandaşı Kürtler geri dönüşü istiyor mu? BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) Dış İlişkiler Sorumlusu Metin Çorabatır, “Kampta hâlâ PKK sempatisi güçlü. Ama atılacak küçük bir adımla daha iyi bir yaşam, daha güvenli bir vatana kavuşma arzusu bu insanları geri getirir.” diyor. Meselenin belki de en can alıcı yönü ise şu: Mahmur Kampı’nın çözüme kavuşması, Kandil’deki teröristlerin ovaya inmesi açısından psikolojik eşik anlamına geliyor.

Kandil’in yolu Mahmur’dan geçiyor!

Kuzey Irak’taki BM mülteci kamplarından biri Mahmur. Türkiye için ayrı bir önem taşıyor 1992′de kurulan bu kamp. Çünkü Hakkari ve Şırnak’tan 1984 yılı ve sonrasında Kuzey Irak’a giden yaklaşık 11 bin Türkiye vatandaşı Kürt yaşıyor burada. PKK’ya katılmak üzere Türkiye’den ayrılanların beraberlerinde götürdükleri ailelerden oluşuyor büyük kısmı. PKK aynı zamanda buraya bu insanları göndererek bir nevi mağduriyet durumu oluşturmak istemişti. Evlerinin yakıldığını savunan köylüler mülteci sıfatıyla buraya geçti. 10 yılı aşkın süredir PKK, burayı propaganda, eğitim ve militan devşirme merkezi olarak kullanıyor. Mahmur Kampı, bunun yanında istihbarat karargâhı niteliği de taşıyor örgüt için. Çünkü burada yaşayanlar Kuzey Irak’ta rahatça dolaşıp bilgi topluyor ve örgüte iletiyor. Aynı şekilde dağdan inen PKK’lılar bir süre burada kaçak olarak barınabiliyor. Bu nedenle Türkiye, yıllardır hem BM’yi hem Amerika Birleşik Devletleri’ni (ABD) hem de bölgeyi yöneten Mesud Barzani’yi sıkıştırıyor. En son geçtiğimiz yıl ocak ayında ABD askerleri kampta silah araması yapmıştı. Bir de Türkiye’nin baskılarına dayanamayan Kuzey Irak yönetimi, kampın giriş ve çıkışlarını sıkı kontrol altına almış; bu amaçla kamp çevresine hendekler dahi kazmıştı. Bugün gelinen noktada Mahmur Kampı, Irak ve Kuzey Irak bölgesel yönetimiyle işbirliği yaparak PKK’yı tamamen temizleme projeleri hazırlayan Türkiye’nin çözüm bulunması gerekenler listesinin baş maddelerinden. BM’nin de yardımıyla kampta yaşayan Türkiye vatandaşlarının geri dönüşünü sağlayarak PKK’ya darbe vurmak isteniyor. Peki bu ne kadar mümkün?

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği(BMMYK), Dış İlişkiler Sorumlusu Metin Çorabatır, geri dönüşlerde mülteci ve menşei ülke açısından gönüllülüğün esas olduğunu belirtiyor. Türkiye’nin temelde böyle bir isteğinin olduğuna dikkat çeken Metin Çorabatır, 2003′ten bu yana Türk hükümeti ve Irak yönetimiyle yapılan müzakereleri ve özellikle 2004 yılında üzerinde anlaşmaya varılsa da yürürlüğe girmeyen ‘Geri Dönüş Mutabakatı’nı örnek gösteriyor. Çorabatır, tarafların gönüllü olması durumunda dönüş için uygun ortamın hazırlanması gerektiğine dikkat çekiyor. İnsanların döndüğü ülkede hukuk düzeninin içine girmesi, ekonomik olarak tekrar kendi kendine yeterli hale gelebilmeleri, kısaca ülkeye yeniden entegre olmaları gibi şartların sağlanması gibi… Bu tür durumlarda ortaya çıkacak yasal sorunları çözmek üzere menşei ülke, mültecinin yaşadığı ülke ve BMMYK arasında üçlü bir anlaşmanın yapıldığını ifade ediyor Çorabatır. Karşılaşılan yasal problemler hakkında şu bilgiyi veriyor: “Başta vatandaşlık sorunları. Mesela adam dönmek istiyor, orda üç tane çocuğu doğmuş. O adam mülteci statüsünde ama çocukları Türk nüfusuna kayıtlı değil. Geldiği zaman neyle karşılaşacak? Irak vatandaşı biriyle evli. Geldiği zaman eşini de yanında getirebilecek mi? Adam, küçük yaşta gitmiş, orda büyümüş. Silah altına alınmadığı için asker kaçağı durumunda. Aile kurmuş. Gelir gelmez adam askere alınırsa ailesi ortada kalacak. Tüm bunlar için yasal düzenlemelerin hazırlanması gerekiyor.” Metin Çorabatır, insanların Mahmur’dakiyle dönüşte karşılaşacağı hayatı mukayese edeceğini belirterek daha iyi şartlar sunulması halinde dönüş için gönüllü olacağını dile getiriyor. ‘Bütün yasal prosedürlerin yerine getirildiğini varsayarsak, böyle bir geri dönüş ne büyüklükte olur ve ne kadar zaman alır?’ sorusuna verdiği cevap ise şöyle: “Bunu belirleyecek olan insanların güveni. Bu tür geri dönüşlerde bazen birden bire bütün nüfus dönüyor. Bazen öncüler dönüyor ve onlar haber veriyorlar kalanlara. ‘Geldik güzel karşılandık.’ gibi. Bazen aile reisi geliyor, görüyor gidiyor. Tehlike olarak gördüğü şeye birdenbire atmak istemiyor ailesini. Burada ev sahibi ülkenin sağlayacağı güven duygusu birinci faktör. İkincisi fiziksel yardımlar.”

Mahmur Kampı’nda yaşayanların dönüş için an itibarıyla gönüllü olup olmadıklarını sorduğumuz Çorabatır şu cevabı veriyor: “Bence oradaki insanlar büyük ölçüde bu hayattan bıkmış kişiler. Çünkü mültecilik bir ara çözüm. Bizim en başından beri söylediğimiz şu: PKK’nın etkisinde kaldılar. Hâlâ PKK sempatisi güçlü. Ama küçük bir darbeyle daha iyi bir yaşam, daha güvenli bir vatana kavuşma arzusu o insanları geri döndürür. Şu var ki bütün dünyada insanlar genelde evlerine dönmek istiyorlar. Irak’ta yaşamak da güzel bir şey değil bu insanlar için. Kosova savaşını hatırlarsanız silahlar daha durduğu anda bizce daha insanların geri dönmesi için uygun ortam yoktu, mayınlar vardı ama insanlar evlerine mülklerine kavuşmak için kimseyi beklemeden döndüler.” Mahmur Kampı’nda yaşayanların geri dönüş için gönüllü olup olmadıkları hususunda 2004 yılında yaşananları örnek veriyor aynı zamanda. O dönemde yaşanan süreci şöyle anlatıyor: “Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres, orda insanlarla konuştu. Geri dönüşe dair bir istek durumu hissedildi. Bunun üzerine Türkiye’deki makamlarla konuşuldu. Dediler ki ‘Bu insanlar bizim vatandaşımız. Elbette terörist olanı cezalandırırız, katil olanı cezalandırırız ama suça karışmayanların geri dönmesini biz de isteriz.’ Dolayısıyla ev sahibi ülkeden de olumlu yanıt gelince görüşmeler başladı. Bir anlaşma metni üzerinde mutabakata varıldı. Ama bazı sorunlar nedeniyle yürürlüğe girmedi. Bizim oradaki arkadaşlar kampta görüşmeler, anketler yaptılar 2003-2004′te. Eğer makul bir anlaşma olsaydı kampta en azından bir grubun döneceği şeklinde bir sonuç çıkmıştı.”

Çorabatır, muhtemel bir geri dönüşte Türkiye’yi terk eden bu insanlara karşı geliştirilen ‘Siz ülkeyi terk ettiniz, hainlik yaptınız.’ türünden bakış açılarının da değişmesi gerekliliğine değiniyor. “Mülteci nüfusunun azalması, evlerine sağlıklı bir şekilde dönmesi ve orada barış içinde yaşaması BM olarak bizim en çok istediğimiz gelişme.” diyen Çorabatır, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Geçmişte Türk hükümetiyle bir anlaşmaya varmıştık. Yani temelde bir istek var. Ama bugün o isteği harekete geçirecek bir itici güç olup olmadığını bilmiyorum. İşaretleri var ama bize bugüne kadar ‘Arkadaş gelin, yarım kalmış bir iş var, bu bizim genel planımızın bir parçası, yine sizinle görüşmemiz gerekecek, tekrar oturalım gizli veya açık düşünelim.’ diye şu ana kadar bir görüşme talebi gelmedi”.

PKK’yı dağdan indirmek için önce Mahmur sorunu çözülmeli

Haşim Söylemez: Kuzey Irak’ı yakından tanıyan ve Mahmur Kampı’nı gezip gören gazeteci Haşim Söylemez, PKK’yı dağdan indirmek isteyen bir Türkiye’nin öncelikle söz konusu sorunu çözmesi gerektiğini söylüyor. Örgütün silah bırakıp dağdan inmesi için siyasi ve sosyal anlamda ciddi hamlelere ihtiyaç duyulduğunu belirten Söylemez, konuşmasına şöyle devam ediyor: “Türkiye öteden beri PKK’nın Kuzey Irak’ı üs olarak kullanmasından rahatsız. Bu nedenle buradaki örgüt mensuplarını şehre indirmenin yollarını arıyor. Türkiye, Kandil’deki teröristlerin Kuzey Irak ya da Türkiye’ye gelmeleriyle sorunun çözüleceğini düşünüyor. Diğer bir şık yetkililerin gözden kaçırdığı örgütün yan alanları. Mahmur Kampı bu alanların en önemlisi. Bu nedenle Türkiye Kandil’deki teröristleri ‘ovaya’ indirmeden önce Mahmur’daki 11 bin Kürt için çözüm geliştirmek zorunda.” Aksiyon Dergisi’nden Haşim Söylemez’e göre, Mahmur sorunu çözülmeden PKK’nın Kandil’den inmesi çok zor görünüyor. Bunun sebebini de şöyle açıklıyor Söylemez: “PKK’ya Kandil’den inmek için ilk basamak Kuzey Irak toprakları. Bu nedenle Irak Federe Kürt Bölgesi’nin ikna edilmesi gerekiyor. Ancak yerel yönetim topraklarındaki 11 bin işsiz ve sorunları olan Kürt’ün üstüne en azından 5 bin PKK’lıyı daha kendi topraklarında barındırmayı kabul etmez. Zaten çeşitli zamanlarda örgütten kaçıp Kürt bölgesinde yaşayın 3 bin 500 örgüt mensubu var. Bu nedenle Türkiye PKK’yı dağdan indirmek istiyorsa önce Mahmur sorununun çözmesi gerekiyor.”

Mahmurlu gençlere Kandil’de kamp

Terör örgütüne yakınlığıyla bilinen Fırat Haber Ajansı’nın geçtiğimiz yıl temmuz ayında servis ettiği bir haber, PKK’nın Mahmur Kampı’nda yaşayan gençleri nasıl eğittiğine önemli bir örnek niteliğinde. 30.7.2007 tarihli ve Gülistan Tara imzalı haber, gençlerin, PKK’nın Medya Savunma Alanları olarak adlandırdığı bölgelerde kurduğu kamplarla ilgili. Gençlerin kamp günlerini anlatan haberden bir bölüm şöyle: “Yorucu bir eğitim döneminden sonra, öğrenciler bu yorgunluğu atmak, rahat bir nefes almak ve kavurucu sıcakların bunaltısından kurtulmak için gerilla alanlarında kamp kurdu. Öğrencileri, huzurlu olarak belirttikleri Medya Savunma Alanları’na getiren nedenlerin başında burada hiçbir baskı olmaması yer alıyor. Öğrenciler, komün bir yaşam anlayışıyla kendilerini eğitmenin yanı sıra sportif, kültürel faaliyetler yaptıklarını, çeşitli kitaplar okuduklarını, Kürdistan coğrafyasını tanımak istediklerini belirtiyorlar.”

Mahmur, PKK için tam bir propaganda aracı

BMMYK Dış İlişkiler Sorumlusu Metin Çorabatır, mülteci kamplarıyla ilgili ilginç bir değerlendirme yapıyor. Bu değerlendirme Mahmur Kampı terör örgütü PKK ilişkisini açıklıyor bir anlamda. Dünyanın neresinde olursa olsun mülteci kamplarının zamanla kötü niyetli askeri silahlı unsurlar için siyasi bir propaganda alanı haline geldiğini söylüyor Çorabatır. Ne kadar kontrol edilirse edilsin bu sorunun yaşandığını belirterek şöyle devam ediyor: “Kamplar genç asker kaynağıdır bu silahlı unsurlar için. Yani dolaylı yollardan böyle bir potansiyeli var kampların. Bir kere o açıdan da önemli Mahmur Kampı. PKK için Türkiye aleyhine tam bir propaganda aracıdır bu kamp.”

28.12.2008

ZAMAN GAZETESİ