Guantanamo zulmü mahkumları şair yaptı; adalet yok, şiir var…

‘Neden orada olduğunu bilmeden daracık bir kafeste ömür tüketmek!’ 11 Eylül saldırıları sonrası en temel insan haklarının hiçe sayıldığı Guantanamo’da ömür çürüten Müslüman mahkûmlarınki tam da böyle bir hayat. Cenevre Sözleşmeleri’nin en temel koşullarına aykırı biçimde neyle suçlandıklarını bilmeden ve yargı önüne çıkarılmadan esaretlerinin yedinci yılına giriyor yüzlerce mahkûm.

Kafeslerinin dışında ne olup bittiğinden bihaber, vatan ve aile hasretiyle, işkencelerle, aşağılanmalarla… 2002 yılından bu yana 30 ülkeden 750’nin üzerinde Müslüman erkeğin zorunlu ve çileli ikametgâhı oldu bu hapishane. Dünyanın pek çok yerinden protesto sesleri yükselse de Guantanamo’daki insanlık ve hukuk dışı uygulamalar devam ediyor. Mahkûmlar da sesini yükseltiyor bu zulme karşı. Hem de kâğıt kalemleri olmadığı için çakıl taşlarıyla köpük bardaklar üzerine yazdıkları şiirleriyle. Hatta bu acı ve isyan dolu şiirler büyük bir mücadelenin ardından kitaplaştı. İşin ilginç yanı ‘Guantanamo’dan Şiirler’ adlı kitabı hazırlayan da vatansever bir Amerikalı aslında. Hatta o, Guantanamo’daki 17 mahkûmun gönüllü avukatı. Northern Illinois Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Marc Falkoff, mahkûmların en azından yargı önüne çıkarılması için dört yıldır uğraş veriyor. “Şiir kitabı Guantanamo’da yedi yıldır hapsedilenlerin dramını insanlara duyurma mücadelemizin bir parçasıdır.” diyor. Falkoff’la Guantanamo’yu konuştuk.

Guantanamo üssü, 11 Eylül saldırılarından bu yana yüzlerce tutukluyla dolu bir hapishane. Kimi öğretmen, kimi öğrenci, kimi yazar kimi gazeteci… Hepsinin ortak özelliği ise Müslüman ve erkek olmaları. Neyle suçlandıklarını bilmeden ve yargılanma hakkı tanınmadan bin bir sıkıntı içinde ömür tüketiyorlar burada. Yine de direniyorlar bu haksızlığa. Şiirlere döküyorlar yalnızlıklarını, acılarını, özlemlerini… Önceleri kâğıt kalem bulamadıkları için köpük bardaklara kazıyorlar şiirlerini. Kâğıt üzerine yazma fırsatı da buluyorlar zamanla. Fakat askerler ‘dışarıya şifreli mesaj ulaştırılır’ kaygısıyla el koyuyor bütün şiirlere. Yine de gönüllü avukatları Marc Falkoff’un eline ulaşıyor birkaçı. Okuduğu şiirlerden etkilenen Falkoff, sıkıntılı bir sürecin ardından 17 tutuklunun toplam 22 şiirini bir araya getirmeyi başarıyor. Böylece mahkûmların ‘adalet’ haykırışını ‘Guantanamo’dan Şiirler’ adlı kitapla tüm dünyaya duyurdu Marc Falkoff. Türkçesi geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitabın hazırlayıcısı Falkoff’tan mücadelesini, iki ayda bir görüşebildiği mahkûmların son durumunu dinledik.

Kitabın hazırlık sürecini anlatabilir misiniz?

Birkaç yıl önce, bazı müvekkillerim bana içinde Guantanamo’da yazdıkları şiirler bulunan mektuplar yollamıştı. Bu mektuplar bana sadece çektikleri acıyı ve yaşadıkları adaletsizlikleri göstermekle kalmadı, en zor şartlar altında insan doğasındaki, ruhundaki yaşama içgüdüsünün direncine yeni bir bakış açısı kazandırdı. Bu insanlar Tanrıyı övmek, güzellik yaratmak, akıl sağlıklarını korumak, dostlarıyla haberleşmek ve insanlıklarını kaybetmemek için şiir yazıyorlardı. Bu durumu avukat arkadaşlarımla paylaştığımda onların da birçok müvekkilinin hapishanede iken şiir yazdıklarını öğrendim. Bu durumu yaşananları tüm dünyanın öğrenmesi için bir fırsat olarak değerlendirdim. Bu insanlar ABD tarafından küçük düşürülmüş, hapse atılmış, isimsiz, meçhul canavarlar olarak yansıtılıyordu çünkü.

Yaşadıkları çileyi şiirlerine aktaran mahkûmlar, kitap hakkında ne düşünüyor?

Hepsi şiirlerinin dünyanın dikkatine sunulmasından memnun. Fakat takdir edersiniz ki kendi kitaplarını hâlâ görmüş değiller. Çünkü askerler buna izin vermiyor. Onları en çok alakadar eden kendi ve Guantanamo’daki kardeşlerinin özgürlükleri. Bu kitabın içine düştükleri kötü durumu tüm dünyaya duyurmasından memnunlar.

Sesinizi biraz olsun dünyaya duyurabildiğinize inanıyor musunuz?

İnanıyorum ki, dört yıldır beraber çalıştığım avukatlarla birlikte yaptıklarımız Guantanamo hapishanesindeki kanunsuzlukların duyurulmasında büyük önem taşıyor. Halen herhangi bir gazetecinin Guantanamo’daki mahkûmlarla röportaj yapmasına izin verilmiyor. Avukat arkadaşlarımla beraber sadece mahkemelerde ortaya çıkması için uğraştığımız insan hakları ihlallerini biliyoruz ki bunlar Cenevre Sözleşmelerine ve temel insan haklarına aykırı ve illegal olarak göz ardı edilen muameleler. Şiir kitabı Guantanamo’da yedi yıldır hapsedilen insanların dramını insanlara duyurma mücadelemizin bir parçasıdır.

Mahkûmların bugüne kadar yargılanmamış olmalarını, yargılanma ve neyle suçlandığını bilme hakkını göz önüne alarak nasıl yorumluyorsunuz?

Yedi yıldır herhangi bir mahkemede yargılanmadılar, herhangi bir suçlama yapılmadı ve herhangi bir mahkûmiyet kararları yok. Bu kanunlara aykırı bir durum. İçtenlikle söyleyebilirim ki ben bir vatanseverim ve ülkemi çok seviyorum, ancak geçmişte hukukun üstünlüğünü tüm dünyaya gösteren, bir deniz feneri olan Birleşik Devletler’de bu konudaki başarısızlığımızdan dolayı utanç duyuyorum.

Sizce ABD Guantanamo’daki mahkûmlarla ilgili nasıl hareket etmeli? Bu soruna kısa vadede nasıl bir çözüm bulunabilir?

Bu sorunun basit bir cevabı olamaz. Tarafsız ve adil bir yargılama yapılmalı ya da serbest bırakılmalılar. Dört yıldır bu basit prosedür için uğraşıyoruz. Bizim desteğimizle Yüce Mahkeme sadece davanın açılmasına ve yargılama sürecinin başlanmasına karar verdi. Biz sadece adil bir yargılama istiyoruz.

Avukatlığını yaptığınız mahkûmlarla ne sıklıkla görüşüyorsunuz? Görüşmelerde geleceğe dair düşüncelerini nasıl anlatıyorlar? Umutları var mı kurtuluş için? En önemlisi sizin umudunuz var mı?

Ben ve avukat arkadaşlarım iki ayda bir ya da yaklaşık bu periyotlarla mahkûmlarla görüşebiliyoruz. Maalesef bazen bu süreç daha da uzayabiliyor. Her şeyden önce görüşmeler için izin verilmiyor. Ulaşım ve tercüme masraflarının fazlalığından bahsetmiyorum bile. Yıllardır yaptığımız tüm çalışmalar ve harcamalar için herhangi bir ödeme yapılmıyor. Tamamen avukat arkadaşlarımız kendi kaynaklarını ve zamanlarını harcıyorlar. Şiir kitabının geliri de hayır kurumuna gidiyor. Ümit var mı? Elbette! Amerika insan hakları konusunda tüm dünyanın takdir ettiği konumdadır. Ancak 11 Eylül saldırılarından sonra aptal liderler (George Bush ve Richard Cheney) ülkeyi idare ediyor. Bu ideologların ilkeleri geç de olsa artık halk tarafından eleştirilmekte ve reddedilmektedir.

Son durum hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Doğrusunu söylemek gerekirse şu anki durum çok kötü. Tüm mahkûmlar olmasa da çoğunluğu günde 22 saat tek kişilik hücrelerde tutuluyor. Diğer mahkûmlarla iletişimleri kısıtlanmış durumda. Mahkûmlarda büyük bir ümitsizlik var. Hatta intihar vakaları yaygınlaşmış durumda. Açlık grevleri sıklıkla görülüyor.

Mahkûmlarla son görüşmenizden bahseder misiniz?

Üç hafta önce müvekkillerimden biri olan Adnan Farhan Abdul Latif’i ziyaret ettim. 45 kiloya düşmüş olmasına rağmen askerlerin herhangi bir tıbbi müdahalede bulunmadıklarını gördüm. Sağlık raporunu bile göstermediler. Adnan, bir sonraki görüşmemizde hayatta olmayacağını düşünüyor ve korkarım ki bu düşüncesinde haklı. Daha da kötüsü mahkeme bu konuya müdahale bile etmiyor. Kitapta Adnan’ın da bir şiiri bulunuyor. Geçen seneki Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) dergisinin kapağında yayımlandı. Adnan Guantanamo’da hâlâ mahkûmken ölürse o gün hakikaten çok kötü bir gün olacak. 

“Denize Ağıt, yüreğimi sızlattı”

Mahkûmların şiirlerinden hangisinin kendisini daha çok etkilediğini sorduğumuz Marc Falkoff, Pakistanlı İbrahim Er-Rubeyş’in ‘Denize Ağıt’ şiiri için “Yüreğimi sızlattı.” diyor. Pakistan’da öğretmenken paralı askerler tarafından yakalanıp müttefik güçlerine satılan Rubeyş’in şiiriyle ilgili şunları söylüyor Falkoff: “Bu şiirde Rubeyş, Guantanamo çevresindeki denizle konuşuyor ve adada yaşanan adaletsizliklere şahit oluşu ve bu yaşananlara sessiz kalışı sebebiyle denizi suçluyor. Rubeyş, burada Amerikan halkını açıkça denize benzetmiştir. Tıpkı deniz gibi onlar da Guantanamo’daki kötü muameleleri bilmelerine rağmen buna bir son vermek için hiçbir şey yapmamıştır.”

Mahkumların dilinden şiirler…

Mahkûm şiirlerinden mısralar…

İki Parça

Bayram geldi
Gelmedi babam
Benim gibi oturmuyor ki Küba’da
Hiçbir şeyim yok
Ramazan pidesini gözyaşlarımla yiyorum
Babamın sevgisinden neden yoksun bırakıldım?
Neden bu zulüm?

Ölüm şiiri

Sözde barışı kollayanların elinde,
Bu günahsız canın,
Çaresiz acılara mahkûmiyetini görsünler.

Gizli Özlemimi Yazıyorum

Göremiyorum gelecekte derman
Önümde çalkantılı bir deniz
Toprak çağırıyor beni

Hayatımın İlk Şiiri

Öylesine hakaret ettiler ki bize,
Kuran-ı Kerim de aldı nasibini hakaretten
Kötülüklerinin ötesinde aptaldılar,
Vurdukça vurdu budalalar, uğursuzlar.

Guantanamo hapishanesi:

Küba’nın kuzeybatısındaki Guantanamo Körfezi’nde yer alan ABD deniz üssünde 2002’den bu yana yaklaşık 775 Müslüman erkek gözaltında tutuldu. Geçen altı yılda tutuklulardan 470 kadarı serbest bırakıldıysa da, geride kalanlar, Cenevre Sözleşmeleri’nin en temel şartlarına aykırı olarak, haklarında herhangi bir suçlama yapılmadan ve yargı önüne çıkarılmadan esaretlerinin yedinci yılına girmek üzere. Guantanamo mahkûmlarıyla ilgili son gelişme ise şöyle: Amerikan Anayasa Mahkemesi, 12 Haziran 2008 günü Guantanamo’daki terör zanlılarının sivil mahkemelere başvuru hakkı olduğuna karar verdi.

05.10.2008

ZAMAN GAZETESİ

Geride tek bir gazi bırakmayan 57. Alay’a vefa izcilerden; ‘Dedeciğim ben geldim’

Çanakkale’nin geçtiğimiz hafta, dünyanın öbür ucundan, Avustralya kıtasından misafirleri vardı. Çanakkale Savaşları’nda hayatını kaybeden dedelerini, Anzak askerlerini ‘şafak ayini’yle anmak için kat etmişlerdi on binlerce kilometrelik yolu. Çünkü dedeleri, 25 Nisan 1915 sabahında, tam şafak vaktinde Osmanlı topraklarına ilk çıkarmayı yapmışlardı. Böylece kara savaşları başlamıştı. Kara savaşlarının ilk destanı da o anda, Conkbayırı’nda yazılıyordu. 57. Alay’dı bu destanın kahramanı. Conkbayırı’nı destek gelene kadar silahça ve sayıca kıyas kabul etmez derecede üstün düşman askerine telim etmemek için komutanından erine kadar şehit olmayı göze alan ve tamamı bu mertebeye erişen 57. Alay. Avustralya ve Yeni Zelandalı torunlar, her yıl, işte bu çıkarma esnasında ağır kayıplar veren dedelerini anmak üzere Anzak koyu olarak adlandırılan yerde toplanıyor. Peki dünya savaş tarihinin en kahraman birliği olarak tarihe geçen 57. Alay? Onları ise genç izciler anıyor, yine 25 Nisan sabahında. Türkiye İzcilik Federasyonu’na bağlı izciler unutmuyor 57. Alay’ı bütün gözlerin şafak ayinine çevrildiği anlarda. Milli Bilinç Kampı’na katılan izciler, ‘Dedeciğim ben geldim’ yazılı yelekleri giyerek, şafak vaktinde dedelerinin geçtiği 10 kilometrelik yolu yürüyorlar. Ama öncesinde Kınalı Hasan gibi hepsi kına yakıyorlar saçlarına, ellerine. Asker çorbası içip hamur kızartması yiyorlar. Sonra yola koyuluyorlar; tıpkı dedeleri gibi… 25 Nisan’ın ‘Anzak Günü’ değil, ‘57. Alay Günü’ olduğunu ilan ediyorlar dağa taşa.

Avustralya ve Yeni Zelanda’dan turist akını olur nisan ayının sonunda ülkemize. Alışılmışın tersine Güney sahillerine veya İstanbul’a değil, Çanakkale’yedir onların turları. 1915’te dünyanın öbür ucundan bu topraklara savaşmaya gelen atalarının izini takip ederler. Her yıl aynı tarihte; 25 Nisan’da. Öyle ki bu tarih Anzak Günü olarak anılır. Anzak birliklerinin kara savaşlarını başlatan çıkarmayı yaptıkları koyda şafak ayini yaparak topraklarımızda yatan dedelerini anıyorlar vefa göstererek. Ya saldırana vatan toprağını çiğnetmeyen, bu uğurda can veren bizim dedelerimiz, tamamı şehit olan 57. Alay, ilk kurşunu sıkan 27. Alay? Onlara da vefayı Türkiye İzcilik Federasyonu’na (TİF) bağlı genç izciler gösteriyor. Biz de işte bu vefalı gençlerin Çanakkale’de düzenledikleri ‘Milli Bilinç Kampı’na konuk olduk. Anzak Koyu ile Çanakkale Şehitler Abidesi arasında yer alan kamp yeri, 24 ilden gelen yaklaşık 2 bin 500 izciyle dolu. Kültürler, şiveler, renkler birbirine karışmış. Çanakkale Savaşı’nda omuz omuza mücadele eden Ağrılı, Afyonlu, İzmirli, Erzurumlu cengaverleri akla getiriyor bu birliktelik. Kampta ilk heyecan 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Gün kutlamalarla, eğlencelerle geçiyor. Bir gün sonrasında ise Çanakkale Şehitler Abidesi’nde düzenlenen uluslararası törene katılıyorlar. Şehitlikler ziyaret ediliyor bir bir. Fedakârlıklar, yitirilen gencecik canlar daha bir derinden hissediliyor. Aslında bugün farklı bir heyecan daha yaşıyor izciler. Bir sonraki günün sabahında, tam şafak vaktinde çıkacakları tarihle, maneviyatla, milli bilinçle dolu yürüyüş bu tatlı heyecanın sebebi. Kara saldırısını başlatan Anzak askerlerini püskürtmek; hiç olmazsa destek kuvvet gelene kadar oyalamak için bölgeye giden 57. Alay’ın geçtiği güzergâhı adımlayacak olmanın heyecanı.

Menü, dedelerinin son yemeği

Akşam yemeği yenir yenmez hazırlıklar da başlıyor sabahki yürüyüş için. Saat 21.00’i gösterir göstermez çadırlara, tulumların içine atıyorlar kendilerini. Kalk saati 02.00. Gecenin karanlığında uyanıp tüm hazırlıklar yapıldıktan sonra otobüslerle güzergâhın başlangıç noktasına varılacak çünkü. Bu arada üç grup görünüveriyor kamp meydanında. Geceyi farklı yerlerde geçirmek için hazırlıklarını yapıp yola koyulmuşlar. Her ilden birer izcinin bulunduğu grupların biri savaş döneminde esas karargâhı bulunduğu Bigalı köyüne, biri 57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey’in mezarına, biri de 27. Alay’ın kara saldırısına ilk karşılığı verdiği yer olan Balıkçı damlarına gidiyor; şafak vakti diğer arkadaşlarıyla güzergah başlangıcında buluşmak üzere. Diğer izciler uyuyadursun kampın mutfak kısmında hareketlilik tüm hızıyla devam ediyor. Yürüyüş esnasında yenilecek öğün için yiyecekler hazırlanıyor harıl harıl izci liderleri ve aşçılar tarafından. Menüde asker çorbası ve hamur kızartması var. 57. Alay’ın ölüme gitmeden önce yediği son öğünde sadece bunlar vardı çünkü. Gece saat 02.30’u gösterirken bütün izciler gecenin karanlığında parıldayan gözleriyle toplanıyor kamp meydanında. Sancaklar, davullar sırtlandığı gibi koşar adım otobüslere biniliyor 10 kilometrelik patikanın başlanğıç noktasına bir an önce ulaşabilmek için. Yaklaşık 20 dakika sonra bizi sert rüzgarıyla karşılayan Kocadere’deyiz. Onları rüzgardan koruyan ağaçlık alanda tulumlarına giriveriyorlar şafak vaktini beklemek üzere. Geceyi farklı yerlerde geçiren arkadaşlarının da alana ulaşmasıyla tatlı anlar da başlıyor. Mehter marşı eşliğinde çıkıyorlar tulumlarından. Mehteran bir anda ilgi odağı oluyor. Ardından ömür boyu unutulmayacak kahvaltı. Yani asker çorbası ve ekmek kızartması.

Hepsi birer kınalı hasan

Bir anda tek sıra halini alıyorlar içi kına dolu bir kazanın önünde. Bayan izci liderinin saçlarına tek tek kına yaktığı izcilerin hepsi başlarına kabalağı da geçirince birer Kınalı Hasan oluveriyor. Tabii üzerinde ‘Dedeciğim ben geldim.’ yazılı yeleği ve ellerde sallanan bayrakları unutmamak gerek. Derken yolculuk başlıyor. Hedef 57. Alay Şehitliği. Yaklaşık 2 bin 500 izci, 57. Alay’ın düşmanı karşılamaya giderken kullandığı patikayı adımlamaya başlıyor. Kısa süre sonra bir zamanlar ölümle yoğrulan Çanakkale dağları, tepeleri çizgi halinde kıpkırmızı bir izci seline ev sahipliği yapıyor. Zihinlerde vatan toprağına düşman ayağını değdirmeyen kahramanlar, dillerde Mehmet Akif Ersoy’un dizeleri:

‘Haydi git aslanım açıktır yolun
Zalimlere karşı bükülmez kolun
Süngünü tak ön safa geçmiş bulun
Kahraman askerim uğurlar ola’

Yol boyunca konuştuğumuz izcilerin tarihe ilgisi şaşırtmıyor değil. Yapılan yorumlar, verilen bilgiler, “Çocuklar okulda sekiz ayda öğrendikleri müfredatı burada dört günde kavrıyor.” diyen TİF Program Eğitim Kurulu Üyesi Süheyla Subaşı’nın tespitinde ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. 57. Alay Şehitliği’ne yaklaşırken ilginç bir karşılaşma da yaşanıyor aslında. Şafak ayininden çıkan Yeni Zelanda ve Avustralyalılar, Conkbayırı’nı tırmanırken izciler söyledikleri marşlarla aşağı doğru iniyor. Bütün sevimlilikleriyle Anzakların torunlarına selam veriyorlar yol boyunca. Sonunda şehitliğe varıyorlar. Burada dualarla, marşlarla anıyorlar dedelerini ve hep bir ağızdan ‘Dedeciğim ben geldim.’ diye haykırıyorlar; hiçbir zaman onları unutmayacaklarına, hayatları boyunca onlara layık olacaklarına söz verircesine.

TİF Başkanı Hasan Subaşı:

TARİHİ ÖĞRETMİYORUZ, SEVDİRİYORUZ

Biz izcilerimize tarih öğretmiyoruz, tarihi sevdiriyoruz. Öğrendikleri tarih bilgisini daha iyi kavrayabilecekleri fırsatlar sunmaya çalışıyoruz. 57. Alay yürüyüşü de bu amaçla yaptığımız etkinliklerden biri. Dedelerinin Çanakkale Savaşları’nda nerede, nasıl yaşadığını görmek, yaşanan sıkıntıların, verilen canların önemini anlamak gençlerin tarih şuuruna sahip olmasına önemli katkıda bulunuyor. Çünkü dedelerinin vatan toprağını savunmak için geçtiği yolları adımlıyorlar. Onların yediği yemeğin aynısını yiyorlar, saçlarına kına yakıyorlar.

ASKERLİK TARİHİNİN EN KAHRAMAN BİRLİĞİ

57. Alay, Çanakkale Kara Savaşları’nın başlangıcı kabul edilen Anzak çıkarmasını durdurmak amacıyla 25 Nisan 1915 sabahı harekete geçen ve yaklaşık 650 subay ile askeriyle en küçük rütbelisinden alay komutanına kadar tüm mevcudunu kaybeden Türk alayı. ‘Dünya askerlik tarihinin en kahraman birliği’ ya da ‘Şehitler Alayı’ olarak bilinir. 19. Tümen’e bağlı üç alaydan biri olarak 1 Şubat 1915’te kurulan 57. Alay’ın komutanı Binbaşı Hüseyin Avni Bey’di. Sancağı 22 Şubat’ta 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal tarafından törenle verilir. 26 Mart’ta Bigalı köyüne intikal ederler. 25 Nisan sabahı artan silah sesleri ile uyanırlar ve çıkarmanın başladığını anlarlar. Dağların arasındaki patikadan Conkbayırı’na yürürler. Mustafa Kemal’in ‘Ben size savaşmanızı değil ölmenizi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek sürede yerimizi başka askerler alacaktır.’ emriyle birlikte Anzakların üstüne sel gibi inerler ve kilometrelerce geriye püskürtürler. Ancak komutanından erine kadar 57. Alay’ın tamamı şehit olur bu savunma sırasında.

ÖNDER DELİGÖZ

ZAMAN GAZETESİ

27.04.2008

Önce Fatiha, sonra tezahürat

İstanbul’dan yola çıkıp da Anadolu’ya varmak isteyen biri için tek yön doğu değil. İnsanıyla, kültürüyle, camisiyle, çeşmesiyle, çarşısı pazarıyla bir Anadolu daha var bambaşka bir coğrafyada. Batı’da, Avrupa’nın ortasında. Orası Bosna. Çok değil 13-14 yıl öncesinde Boşnakların sistematik soykırıma uğradığı, yakın tarihin en büyük utanç tablosunun Sırp ve Hırvat silahlarından çıkan kurşunlarla çizildiği acılı topraklar. 1992’den 1995’e yaklaşık 250 bin insanını yitiren Bosna’da halk geleceğe umutla baksa da savaşın acısını unutamıyor. Çünkü binalar kazınrnmış kurşun izleri bir yana soykırımın vesikası şehitlikler şehrin göbeğinde. Hatta öyle bir şehitlik var ki tam da hayatın içinde. Biz de Saraybosna’da hayata dair bir heyecana tanık olduğumuz bir günde karşılaşıyoruz bi şehitlikle. Şehrin iki büyük futbol takımının, ülke kupası çeyrek final maçında karşı karşıya geleceğini öğreniyoruz. Sarajevo ve Zelejnicar takımlarını izlemek için biz de gönüllü rehberimiz Amir Golos’la Asım Ferhatoviç Stadı’nın yolunu tutuyoruz. 50 bin kişilik olimpiyat stadına girip Sarajevo taraftarları arasında yerimizi alıyoruz. Tezahüratlar, sevinç gösterileri bizi de heyecanın içine sürüklüyor. Bu arada karşı tribünün hemen arkasında bembeyaz mezar taşları ilişiyor gözümüze. Benzer taşlarla sıralı mezarlığın savaşta katledilen Boşnaklara ait olduğunu tabii ki kestiriyoruz. Fakat aklımıza ‘Neden stadın dibinde?’ sorusu takılıyor.
 

Amir’den öğreniyoruz ki bu alanda savaş öncesi ikinci bir futbol sahası varmış. Savaşta katledilen Boşnakları defnedecek yer bulamayınca işte bu stadı mezarlığa çevirmişler. “Mezar taşı olanlar kısmetli.” diyor Amir. Toplu mezarlara gömülenlerden bahsediyor üzülerek. Bu stada gelen Boşnakların maçtan önce şehitlikte yatan akrabaları için dua ettiğini de öğreniyoruz ‘Savaşta yakınını kaybetmeyen Boşnak yok.’ diyen Amir’den. Maçı 4-2 kaybetse de ilk maçı 3-1 kazandığı için Zelejnicar yarı finale çıkıyor. Kazanan taraftarlarda sevinç, kaybedenlerde ise hüzün var. Bizim sevincimiz çekişmeli bir maç seyrettiğimizden. Hüznümüzse karşımızda yükselen mezar taşlarından.

Baki Tepesi’nden Saraybosna

Bosna Hersek, Anadolu sıcaklığını Avrupa’nın ortasında yaşatan bir ülke. Hatta bu tanıdık sıcaklık bizim için daha Saraybosna Havaalanı’na iner inmez tanıştığımız taksi şoförüyle başlıyor. Türkçeyi ne kadar iyi konuştuğunu fark edince şaşırıyoruz ilk başta. Meğer taksi şoförümüz Amir Golos, Türkiye’yi de içine alan çok ilginç, bir o kadar da tanıdık isimler, ayrıntılar içeren hayat hikâyesine sahipmiş. Savaş öncesinde Saraybosna’nın futbol takımlarından Zelejnicar’da tanıdık bir isimle, Elvir Baliç’le top koşturuyormuş Amir. Savaş başlayınca 18 yaşında orduya katılmış. Savaş sonrasında yüksek askerî okulda okuyarak yüzbaşı olmuş. Hemen ardından da 6 ay dil, 6 ay da askerlik eğitimi için Türkiye’de bulunmuş. Ülkesine döndüğünde üsteğmen rütbesini almış ve emekli olmuş. Şimdilerde ise taksiciliğin yanı sıra turizm işine girmiş. Modatur’un Saraybosna şubesini açmış daha yeni. Savaş, kurşun izleri, iki ülke insanı arasındaki benzerlikler ve son gelişmeler üzerine sohbet ederek Saraybosna’nın merkezine ulaşıyoruz. İlk olarak Başçarşı’ya atıyoruz kendimizi. Meydana doğru ilerleyen taşlı yolda sağlı sollu ahşap dükkânların arasından geçiyoruz. Bir süre sonra kızlı erkekli bir genç grubu önümüzü keserek karşıdan karşıya geçiyor. Sağda Gazi Hüsrev Bey Camii, solda da medresesi. Yaklaşık 13-20 yaş aralığındaki gençlerin ikindi namazını kılmak için medreseden camiye geçtiklerini fark ediyoruz. Cami avlusunda bu gençlerle bir süre muhabbet ettikten sonra meydana doğru yol almaya devam ediyoruz. Ara sokaklardaki bedestenler, medreseler, hanlar Osmanlı ruhunun bu topraklarda dimdik ayakta durduğunun göstergesi sanki. Meydana varır varmaz etrafı güvercinlerle sarılı, ahşap mimarili sebil çıkıveriyor karşımıza. Bu sebilden su içenin Saraybosna’ya tekrar geleceğine inanılıyormuş. Suyundan içmek için sebile yaklaştığımızda fark ettiğimiz güzelliklerin sevinci hüzne dönüşüyor bir anda. Çünkü kafanızı kaldırıp Baki Tepesi’ne doğru baktığınızda sıra sıra mezar taşları görünüyor. Şehrin göbeğinde bir şehitlik. Bilge kral Aliya İzzetbegoviç’in kabri de burada. Mezarlığı aşıp Baki Tepesi’ne çıktığımızda şehri tam tepeden görme imkânı buluyoruz.

‘Don’t forget 1993’

Mostar’a doğru yola çıkıyoruz. İki buçuk saatlik yolculuğun ardından Mostar terminalinde otobüsten iner inmez Hırvat bombalarıyla yıkılma anı zihinlere kazınan Mostar Köprüsü’nü, o taştan hilali andıran köprüyü görmek için şehrin merkezine doğru hızlı adımlarla ilerliyoruz. Güzergâhımızda yine kurşun izleriyle dolu binalar. Aslında burada daha da ileri boyutu yaşanıyor savaş izlerinin. Harabe evler var cadde kenarlarında. Taş örme, dar sokaklarda buluyoruz kendimizi. Osmanlı’nın mimarideki zarafeti bir kez daha şapka çıkarttırıyor. Taş evler, Neretva nehrine su taşıyan dereler, bir de içinden bu derelere doğru su fışkıran binalar… Boşnak kahvesinin keyifle yudumlandığı kafeleri de aşarak nihayet Mostar Köprüsü’ne varıyoruz. İlk dikkat çeken hemen köşedeki taşın üzerine yazılı ‘Don’t forget 1993’ (1993’ü unutma). Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan köprünün 9 Kasım 1993 günü sabah 08.10’da Hırvat saldırısıyla yıkılmasını unutmak istemiyor belli ki Mostar halkı. Taş köprü ve altından geçen Neretva nehrinin doğal güzelliği büyülüyor. Köprünün tam ortasında bir kalabalık. Köprü korkuluklarının üstüne çıkmış mayolu bir genç. Hem de dondurucu soğuğa rağmen. Arkadaşının turistlerden 10 Euro toplamasını bekliyor yaklaşık 30 metre yükseklikten nehre atlamak için. Para toplanır toplanmaz cesur genç kendini boşluğa bırakıyor. Kısa süre sonra nehrin derin sularına dalıp çıkıyor şaşkın izleyicilerin alkışları eşliğinde.

Huzur ikliminin tam ortası, Blagay Tekkesi

Mostar’ın eşsiz güzellikteki camilerini, bedestenlerini gezdikten sonra Balkanlar’ın müslümanlaşmasında büyük etkisi olan Blagay (Blagaj) Tekkesi’ni görmek için bir belediye otobüsüne atlıyoruz. Hedef Neretva nehrinin küçük kollarından biri olan Buna ırmağının doğduğu büyük kayalığın dibi. 10 kilometrelik yolculuk yaklaşık 20 dakika. Mostar’a bağlı Blagay’ın merkezinden tekkeye doğru ilerliyoruz kıvrıla kıvrıla akan nehir boyunca. Yol bitip karşımıza kayadan oluşan koca bir dağ çıkınca apayrı bir güzellikle karşılaşıyoruz. Sırtını bu dağa dayayan ve Bursa Cumalıkızık evlerini anımsatan üç katlı ahşap binanın, yanındaki su kaynağının, biraz ilerideki küçük şelalenin muhteşem görüntüsü bu güzellik. Tam bir huzur iklimi. Bosna’nın hemen her yerinde olduğuundan daha çok yaşatıyor ‘Böyle bir huzur ortamında katliam nasıl yapılır?’ çelişkisini.

Savaşa alternatif enstitü

Mostar sokaklarını dolaşırken Sloven bir kızla tanışıyoruz. Bize farklı ülkelerden gelen gençlerin buluştuğu bir kültür merkezinin adresini veriyor. Akşam karanlığında adresi aramaya başlıyoruz. Fakat adres harabe binaların bulunduğu bir caddeyi gösteriyor. ‘Adresi yanlış mı aldık?’ diye düşünürken duvarlarına ilginç resimler çizilmiş bir bina dikkatimizi çekiyor. Meğer Sloven Xena’nın bahsettiği kültür merkezi savaş karşıtı gençlerin ‘Alternatif Enstitü’ adını verdikleri harabeden çevirme bir binaymış. Binanın duvarlarındaki kurşun izleri çiçek, kalp gibi resimlerle kapatılmış. Ürkütücü karanlığı geride bırakarak içeri atıyoruz kendimizi. Üç masanın bulunduğu salaş bir ortam. Duvarlarda savaşın kötülüğünü anlatan karikatürler ve ırkçılık karşıtı sloganlar. Fransız, İtalyan, İspanyol ve Sloven gençlerin bulunduğu masaya oturuyoruz. Birçoğu gönüllü olarak çeşitli sivil toplum kuruluşlarında çalışıyor. Tanışma faslından sonra savaşların anlamsızlığı, insan hakları ve özgür düşüncenin tüm dünyada hakim kılınması gerektiğini konuşuyoruz.

Önder Deligöz

30.03.2008

Zaman Gazetesi

Derin dizilerin uzun havası

Önce Kurtlar Vadisi Irak filmi, ardından Kurtlar Vadisi Pusu, Köprü ve Pars Narkoterör dizileri. Hatta bunlara Yabancı Damat dizisi de eklenebilir. İşledikleri konularla geniş kitleleri televizyon başına bağlayan bu yapımların ortak
bir özelliği var. Filmin en can alıcı anlarında, seyirciyi hüzne boğan güçlü bir sesin uzun havası duyuluyor. Hikâyeyi güçlü kılan bu sesi duyanların, sahibini merak etmesi tabii ki kaçınılmaz. Dinleyenlerin aklına ‘Yürekten okuyan bu ses kimin?’ sorusu geliyor.

Oysaki yeni bir isim değil bu sesin sahibi. 26 yıldır TRT sanatçısı olarak türkülere hizmet ediyor Aysun Gültekin. Erzurum ve İstanbul Radyosu’nda okuduğu uzun havaları dizilere taşıyınca özellikle genç nesil hem türküyü hem de onu keşfetti. Peşini bırakacak gibi de görünmüyorlar. Hatta YouTube’daki videoları yüz binlerce tıklanmaya başlayan sanatçı için son dönemin popüler sosyalleşme sitesi Facebook’ta bir fun club bile kurulmuş.

Kurtlar Vadisi Irak filminin göz önünden gitmeyen sahnesi Polat Alemdar’ın Amerikalının kafasına çuval fırlattığı andır herhalde. Kulaklardan silinmeyen sesi ise bir Kerkük türküsü oldu haliyle. Leyla’nın Polat Alemdar’ın kollarındayken ölümle kucaklaşması sırasında duyulan ses ‘Altın hızma mülayim’ türküsüydü. Aynı durum Kurtlar Vadisi Pusu dizisi için de geçerli tabii. Dizinin fanatikleri son bölümde Polat’ın sırtından bıçaklanmasını gözlerini kırpmadan izlemiştir. Hem bu sahne hem de Abdülhey’in işkence sahnelerinin zihinlere kazınan tarafı sadece görüntüler değildi yine. En acılı anlarda ‘Değirmen başında vurdular beni’ türküsünü okumaya başlayan o ses kendinden geçirmeye yetiyordu izleyiciyi. Aslında sadece Kurtlar Vadisi değil Köprü dizisinde de bu etkileyici sesi duyuyor televizyon seyircileri. Hatta Osman Sınav’ın yeni dizisi Pars Narkoterör dizisinde yine aynı sesin uzun havalarıyla hüznü yaşayacak herkes. Peki dizilere ayrı bir hava katan bu güzel ses kimin? Bu ses 26 yıllık TRT sanatçısı Aysun Gültekin’e ait. Özel televizyonlarda boy gösteremediği için özellikle ömründe bir kez bile TRT izlememiş genç kitleler tarafından yeni yeni tanınıyor. Biz de sesiyle sinema ve dizi filmlere farklı bir güzellik katan Gültekin’le türküyü onunla keşfeden gençlerin merak ettiği konuları konuştuk.

TRT serüveni nasıl başladı?

Ailemi Erzurum’da bırakıp Ağrı Kız Meslek Lisesi’nde yatılı okumaya gitmiştim. Halk eğitimle bizim okul birbirine çok yakındı. Ben de halk eğitimin korosunda yer aldım. Sonra Ağrı’nın kurtuluşu ile ilgili bir program yapıldı Erzurum radyosunda. Ben de bir türkü okudum orada. ‘Çıktım çöplük başına’ diye bir Ağrı türküsü. Orada Zeki Konuş ağabey vardı. ‘TRT için şu tarihte imtihan açılacak, bu kızımız muhakkak girsin.’ dedi. Ben de hiç düşünmedim başvurmayı. Fakat babam mektupla müracaat etmiş. Çok arzu ediyordu. Sınavın yapılacağı gün radyoya gittiğimizde bize mektupla değil şahsen müracaat edilmesi gerektiğini söyledi bölge müdürü. Ben tabii hiç umursamadım. Çok fazla istemiyordum ya. Sonra bize ‘Bakın burada bir sürü insan var. Size sıra gelirse girersiniz.’ dedi.

Sıra geldi mi bari?

Biz odadan çıkarken ilk türküyü okuduğumda sınava başvurmamı isteyen Zeki Konuş beni gördü. Hemen kolumdan tuttuğu gibi beni içeri aldı. Ben de iki türkü okudum. Bana ‘Kızım uzun hava var mı?’ dediler. ‘Yok’ dedim. Nota var mı, şu var mı, bu var mı? Hepsi ‘yok’. Fakat iyi puan almıştım. Hatta en iyi puanı almışım. 1981’de iki türküyle radyoya giriş yaptım. Sonra tabii baktım ki bu benim mesleğim. Bu işi iyi yapmam gerekiyor. Bu işi bilen ağabeylerimden yardım istedim. Mesela Mehmet Çalmaşır. Koridorda yakalardım. ‘Mehmet ağabey bana şu türküyü oku.’ O okurdu, ben de ezberlerdim.

Daha çok, okuduğunuz uzun havalar beğeni topluyor galiba…

Beni ben yapan uzun havalar oldu diye düşünüyorum. Son yıllarda uzun hava okuyan bayan sanatçı çok fazla yoktu. Neriman Altındağ, Nezahat Bayram, Muzaffer Akgün vardı. O kuşaktan sonra yoktu. Piyasada da okuyanlar var; ama biraz kulaktan dolma okuyorlar. Bu bir bayrak yarışı diye düşünüyorum. Ben büyük ustalardan devraldım. Bizden sonraki kuşağa da en doğru şekilde teslim etmem gerektiğine inanıyorum.

Film ve dizilerde türkü teklifi nasıl geldi?

Gökhan Kırdar aslında beni tanımıyormuş. Hatta bu iş için başka birisi düşünülüyormuş. Ritm sazda Özcan diye bir arkadaşımız var. O ‘Aysun Gültekin olsun’ demiş. Gökhan Bey beni aradı. ‘Böyle bir çalışmamız olacak. Ne dersiniz?’ diye sordu. Benim için sakıncası olmadığını; ama TRT’den izin almaları gerektiğini söyledim. O da ‘O zaman siz gelir okursunuz. Eğer izin alırsak kullanırız.’ dedi. TRT de sağ olsun yardımcı oldu.

İlk Kurtlar Vadisi Irak filmine mi okudunuz?

Ondan önce TRT’de Hülya Koçyiğit’in oynadığı bir dizi film için okudum. Sadettin Kaynak’tan iki sanat müziği eseri okumuştum. Bir de Erzurum’un ‘Bala sarhoş’ diye bir uzun havasını okumuştum.

İzliyor musunuz türkü okuduğunuz filmleri?

Tabii Kurtlar Vadisi Irak filmini izledim. Galasına gitmiştim. Hatta galadan sonra bir rüya gördüm. Rüyamda Gökhan Kırdar’la bir masada oturuyoruz. Bana diyor ki ‘Çok beğenildi, devamını getirmemiz lazım.’ Ben bunu arkadaşıma anlattım. Bana ‘Sen filmin etkisinde kalmışsındır, ondan rüyana girmiştir.’ dedi. Aradan bir hafta geçti, Gökhan Kırdar beni aradı. Yaptığımız işin çok beğenildiğini ve benimle yeni bir çalışma yapmak istediğini söyledi. Bir şekilde çalışmalar devam etti. Kurtlar Vadisi, Köprü ve Yabancı Damat dizileri için okudum. Şimdi de Pars Narkoterör diye bir dizi başlıyor. O dizi için de okudum.

Dizi müziklerinden sonra değişen bir şeyler oldu mu yaşamınızda?

Zaten türküleri çok seven, mektup gönderen, telefon açan dinleyicilerim vardı. Benim internet sitem yok. Fakat Youtube’a videolarımı koymuşlar. Onların altında dinleyicilerin çok güzel yorumları var. Onları okuyorum. Sağ olsunlar. Beğenilerini çok hoş ifadelerle yazıyorlar.

Halen klasik mektuplardan gönderen var mı?

Tabii var. Hatta geçenlerde biri 5, biri 12 sayfalık mektup aldım. Türkü sevgilerini anlatıyorlar.

TRT’yi belki de bir kez bile izlemeyen yeni nesiller pop, rock müzikle yetişti daha çok. Fakat popüler dizilerde okumanız sanki bir değişimi başlattı. Türkülerin yeniden bir diriliş yaşadığını düşünüyor musunuz?

Muhakkak düşünüyorum. Türküler hep vardı; ama küstürüldüler bir zaman. Halk müziğini biraz da tanımıyor genç nesil. Belki de tanıma fırsatı bulamadılar. Sanki özüne dönüyor şu anda. Çünkü türküler bizim hikâyemizi, bu toprakların hikâyesini anlatıyor. Zaten halk müziğini diğerleriyle pek karıştırmamak lazım. Bir Kerkük türküsü okuyorsan Kerkük’ü hissettirmen, yaşatman lazım. Burada şive büyük önem kazanıyor. Konservatuarda çoğunlukla İstanbul Türkçesiyle ve şan tekniğiyle türküler okutulmaya herhalde çalışıldı ki dinleyici de bundan çok fazla keyif almadı.

Hiç albüm yapma isteği uyanmadı mı içinizde?

İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda, arkadaşımın eşi o zaman bir plakçıda yönetmenlik yapıyordu. Albüm teklifi yaptılar. Ama ben korktum. Bazen okullardan öğrenciler gelip soruyor ‘Neden TRT sanatçıları dışarıda çalışma yapmaktan geri duruyor?’ diye. Benim cevabım hep ‘Ben eğilmedim hiçbir zaman.’ oluyor. İlk zamanlar üzülüyordum aslında bir albümüm yok diye. Çünkü TRT’deki birçok programda şunu yaşadım: Piyasadan geliyor bir sanatçı. Gümbür gümbür yapılmış, çok iyi altyapıya sahip çalışmalar vardı. Ama şimdi geriye baktığımda rahatsızlık duymuyorum. Sadece arşivlik bir CD yapmak istiyorum.

İmkânlar açısından piyasadakilerle TRT sanatçıları arasındaki fark sadece altyapısı sağlam albümler mi?

Bir gün Zara’nın programına katıldığımda modacısı, kuaförü falan vardı. Çok da beğenirim kendisini. Ben de arkaya gittiğimde Turan ağabeye şöyle bir espri yaptım: ‘22 yıldır şu kurumdayız da bir elbisemizi taşıyanımız olmadı.’ dedim. Gerçi programlara gittiğimizde gençler hemen çantanı taşıyalım, falan diyorlar ama izin vermiyorum. Şimdi taşıyacak kadar gencim. Kimse benim valizimi taşımak zorunda değil. Ne zaman yaşlanırım, 60 yaşıma gelirim, o zaman elimden de tutacaksın, çantamı da taşıyacaksın.

Hayatlarının tamamını kamera önünde yaşayan bir magazin dünyası var. Böyle bir döngüye girmek miydi sizi korkutan?

Ben özgürlüğü seçtim. Belki çok param olmasın ama birileri beni yönetmesin istedim, içimde bir baskı olmasın istedim. Hayatımı kendim şekillendirmek istedim.

İnternet ortamında bir fan kulübünüz var. Sizinle diyaloğa geçtiler mi?

Ben henüz onlarla görüşemedim. Ama beni görmeye geleceklermiş. Hatta nerede çekildiğimi hatırlayamadığım fotoğraflarımı koymuşlar siteye. Sağ olsunlar. Onlara da teşekkür ediyorum. Beni sevmeleri de büyük mutluluk ama türküleri sevmeleri çok önemli. Ben emeğin karşılığını göreceğine inanıyorum. Maddi olmasa da manevi anlamda. Zaten manevi karşılık çok çok daha önemli. Belki popüler olmadık ama bir konservatuar öğrencisinin, Aysun ablasını örnek aldığını bilmek kadar büyük bir mutluluk vermez zaten hiçbir şey.

Yeni nesil türkücüler arasından beğendikleriniz var mı?

Zara’yı çok beğeniyorum. Keşke piyasadaki herkes Zara gibi olsa. Donanımlı bir sanatçı. Yüreği de güzeldir Zara’nın. Sevcan Orhon var. Türküleri doğru ve güzel yorumlayan bir sanatçıdır kendisi. Bir de Onur Şan, Adile Karatepe ve Zeynep Başkan.

ÖNDER DELİGÖZ

ZAMAN GAZETESİ

20.01.2008

Cepten değil, çöpten yiyorlar!

Çöp yığınlarında yiyecek, giyecek arayan insanoğlunu gösteren fotoğraf kareleri dünyanın neresinden yansırsa yansısın hemen herkesin içini burkar. Önce derin bir acıma duygusu, hemen ardından yardım etme isteği uyanıverir bir anda artıklarla yaşamaya çalışan garibanlara. Biraz da o ülkenin veya şehrin yöneticilerine kızgınlık…

Çeşitli nedenlerle hayata tutunamayan insanları çöplüklere muhtaç bıraktıkları için. Açlık sınırının altında hayat mücadelesi veren yoksulların oluşturduğu bu tablodan yansıyan hüzün, çöplüklerden beslenmeyi bilinçli olarak tercih edenlerin de var olduğunu öğrenince şaşkınlığa dönüşüyor bir anda. Fakat haberlerde okuyup izlediğimiz biraz huysuz, biraz da psikolojisi bozuk ‘çöp ev’ sahipleri akla gelmesin. Amaçları lüzumlu lüzumsuz çöpleri biriktirmek, onları satıp para kazanmak falan değil bu insanların. Yoksul ülkelerin muhtaç ailelerine mensup değiller. Aksine dünya siyasetine, ekonomisine yön veren koca koca ülkelerin vatandaşı onlar. Kıyafetleri oldukça düzgün ve en azından çöp kutusuna girene kadar temiz. Evleri, hatta arabaları var. Tabii onların bir de felsefesi var. Tüketim çılgınlığını, israfı, savruk alışverişi protesto eden bir akım bu. Lüks tüketen insanların, pahalı restoranların, bol yıldızlı otellerin, büyük marketlerin hiç çekinmeden çöpe attıkları eşyaların işe yarar, gıdaların da tüketilebilir olduğuna dikkat çekmek istiyorlar. İşte bu yüzden gıdadan giysiye, kitaptan elektronik eşyaya bütün ihtiyaçlarını çöplüklerden karşılıyorlar. Onlar ‘freegan’lar. Genç yaşlı, kadın erkek, işi olan olmayan… Lüks tüketimin esiri olanlara ‘Gerektiği kadar tüket. Çöpe attıklarınla bile insanlar yaşamını sürdürebiliyor’ mesajını iletiyorlar. Freeganizm akımı ilk olarak Amerika’da ortaya çıktı. Etkisi Türkiye’ye ulaşır mı bilinmez; ama geçtiğimiz yıldan beri büyük hızla başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkelerine yayılıyor.

Bir el feneri, bir torba, belki bir çift eldiven… Tabii bir de kokuya dayanıklı bir burun. Bunlar israfa, çılgınlığa dönüşen tüketime ve çevreye verilen zarara baş kaldıran Batılı bir akımın ihtiyaçları. Yaklaşık iki yıl önce Amerika’da başlayıp önce Kanada’ya, oradan da Avrupa ülkelerine sıçrayan bu ilginç akımın adı Freeganizm. Freegan sözcüğü İngilizcede özgür anlamına gelen ‘free’ ile et, süt, yağ gibi hayvani ürünlerin tamamını tüketmeyenler için kullanılan ‘vegan’ kavramının birleşiminden oluşuyor. Bu akımı benimseyenler, parayla hissizleşen insanın gereğinden çok alışveriş yaptığına dikkat çekmek istiyorlar. Özellikle güzellik, moda, giyim, dekorasyon gibi büyük paraların döndüğü sektörlerdeki israfı protesto ediyorlar. Paketi bile açılmamış gıdaların, küçük tamiratlarla kullanılabilecek giysi ve eşyaların düşüncesizce çöpe atılmasını da. Bu yüzden lüks tüketimin döndüğü yerlerdeki çöp konteynırlarının üzerine ‘Gerektiği Kadar Tüket!’ uyarıları yazıyorlar. En ilginç yanları ise gıdadan eşyaya bütün ihtiyaçlarını çöpten temin etmeleri. Sınırsız ve sorumsuz alışveriş yapanlara, daha fazla insanın yaşamını sürdürebileceği kadar eşya ve gıdayı çöpe attıklarını göstermek istiyorlar. ‘Buzdolabı, telefon gibi araç gereçleri kullanmak neyse de çöpten çıkan sebze meyve nasıl yenir?’ sorusu aklı zorlamıyor değil. Ülkemizde gerçekten muhtaç olanların başvurabileceği bir yöntem gibi görünüyor. Fakat çok yakın bir tarihte İstanbul Ümraniye’deki bir teknoloji mağazasının açılışında yaşanan izdiham, tüketim çılgınlığı açısından hangi noktada olduğumuzun bir göstergesi.

Denize değil çöpe dalıyorlar!

Akşam olup da çöpler konteynırlara atıldığında freeganların alışverişi de başlıyor. Para yok, kredi kartı yok, ürünlerin sıralandığı uzun ve göz alıcı raflar yok, kasiyer hiç yok. Yöntem ise şu: ‘Dumpster diving’ (Çöp kutusuna dalış). Bu yüzden freeganlar kendilerini ‘dumpster diver’ (çöp kutusuna dalış yapan-çöp dalgıcı) olarak tanımlıyor. Kullanılabilecek, tüketilebilecek ne varsa hepsini özenle seçip torbalarına dolduruyorlar. Sebze, meyve, oyuncak, ütü, kitap, dergi, gazete…

Kanada’nın Toronto kentinde bulunan Ryerson Üniversitesi’nin Gazetecilik Bölümü’ne ait internet sitesinde yer alan Mart 2007 tarihli yazıda freeganların yaşam biçimi ilginç ayrıntılarla anlatılıyor. Örneğin Madeline Nelson için alışveriş, marketin arkasındaki çöp konteynırlarına kısa bir gezinti yapmak anlamına geliyor. Nelson’a göre bu konteynırlarda dağlarca yiyecek bulunuyor. 45 dakikada kutu kutu yumurta, litrelerce yoğurt, peynirler, bir sürü konserve bulduğunu söylüyor. Çöpten çıkan gıdaların sağlıklı olup olmadığı konusunda ise şunları belirtiyor: “Bir sürü insan sizin alacağınız ürünü elliyor markette. Eğer insanlar marketten aldığı gıdayı yıkamadan tüketirlerse benden daha büyük risk altındalar. Bulduğum sebze ve meyveleri yıkamaya her zaman dikkat ediyorum.” 25 yaşındaki Julie Keller ve Laurence Ashmore’un ilk çöp seyahatleri Danimarka’nın Kopenhag kentinde olmuş. Aldıkları hazla dalışlarına devam eden Keller ve Ashmore, üç ay boyunca yiyecek satın almak zorunda kalmamış. Ashmore, konuşması sırasında birkaç gündür çöp dalışı yapmadıkları için dolaplarının boş olduğunu gülerek söylüyor.

The New York Times gazetesi de bu akımı geçtiğimiz haziran ayında sayfalarına taşıdı. 15 kişilik bir öğrenci grubunun kaldıkları yurdun çöp konteynırlarına dalışını anlatıyor ‘Onu satın almayın’ (Not Buying It) başlıklı bu haber. Gençlerin, konteynırdan çıkardıkları arasında tablo, televizyon, masa lambası, hatta pul koleksiyonu bile bulunuyor. ‘Bunların ne önemi var ki?’ demeyin. New York’un caddelerinden birindeki çöp yığınından bulunan Meksikalı ressam Rufino Tamayo’ya ait tablonun geçtiğimiz günlerde düzenlenen Sotheby’s müzayedesinde tam 1 milyon 49 bin dolara alıcı bulduğunu hatırlatalım hemen. Haberde görüşlerine yer verilen New York Canton’daki St. Lawrence Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü Bob Torres, freegan hareketinin geçtiğimiz yıldan itibaren çok daha görünür ve popüler hale geldiğini düşünüyor. Torres’e göre bunun en büyük sebebi çevre hareketlerinde artan öfke ve kızgınlık.

Çöp yemeğin şef aşçısı bile var!

Freeganlar, işi o kadar ilerletmişler ki, sanal ortamda çöpten çıkan gıdalarla çekilecek iyi bir ziyafet için yemek tarifleri bile yayınlıyorlar. Gurmeleri bile var. Çevreci sitelerden birinde yemek tariflerine yer veren Roberto Freddi ve Niamh Scott, çöp dalışı sonrası yapılacak vejeteryan yemek tarifleri yapıyor. Hatta bu tarifleri, gıdaların çöp kutusundan çıkarılışına, temizlenmesine ve pişirilmesine kadar olan süreci 20 dakikalık bir video halinde http://www.youtube.com’a bile yüklemişler. Smokinli bir adamla beyaz önlüklü bir kadının çöp konteynırında neşeyle yiyecek aramasını, ardından buldukları sebze, meyve türü gıdaları evlerine götürüp bunlardan nasıl yemek yaptıklarını şaşkınlıkla izleyebilirsiniz. Sitede daha çok şaşıracağınız videolar da var. Bakımlı kadınların, iyi giyimli adamların ailece çöp konteynırlarından özenle topladıkları ürünleri lüks arabalarına yüklediklerini görünce hak vereceksiniz.

Ünlüler de akıma kapılıyor

Lüks merakını bir kenara bırakan dünyaca ünlü birçok isim de freeganizm akımına kapılıyor. Cameron Diaz, Brad Pitt, Keira Knightley, Sienna Miller, Kim Vilde gibi isimler ünlü freeganistler arasında. Bir giydiğini bir daha giymeyen, milyon dolarlık evlere, en pahalı arabalara sahip olan ünlüler, yeni yaşam biçimlerinde her türlü lüks harcamadan uzak duruyorlar. Daha ucuz kuaförlere gidiyorlar, kokteyllere, galalara binlerce dolar harcadıkları elbiseleriyle değil sıradan kot pantolonlarıyla katılıyorlar. Tatminsizliğin, huzursuzluğun kaynağının israf olduğunu, gerçek huzuru sadelikte bulduklarını söylüyorlar.

Milyonlar açlık sınırının altında

Prof. Dr. Aziz Akgül (Türkiye İsrafı Önleme Vakfı Başkanı):İsraf, gereksiz, amaçsız, yararsız yere yapılan her türlü iş, işlem ve harcama. Dolayısıyla bu israfın önlenmesi de aynı tanımdan hareketle yapılıyor. Kaynakların gereksiz, amaçsız, yararsız yere kullanılmasıdır çöpe atıyorsanız. Bir diğer taraftan kainat, insanlar için yaratıldı. Dünyanın nimetlerinden de istifade etmemiz gerekir. Yani israfın önlenmesiyle cimrilik birbiriyle tezat teşkil eden kavramlar. Dolayısıyla bu dengeyi kurmak gerekir. Bunu yaparken de israfın önlenmesine yönelik her türlü gayretin içinde olmak gerekir. Çünkü şu anda kaynakların israf edilmesi nedeniyle o kaynakları kullanamayan milyonlarca insan var. Dünya Bankası’nın verilerine göre 840 milyonun üzerinde insan açlık sınırının altında yaşıyor.

Sembolik bir hareket

Prof. Dr. Mustafa Koç (Ryerson Üniversitesi Gıda Güvenliği Çalışmaları Merkezi kurucusu):Freeganizm, israfı önlemede bir etkisi olmasa da tüketim toplumunun açmazını göstermesi açısından sembolik bir hareket. Şu ana kadar bir şeyi başarmış mı? Hayır. Onların yaptıkları, bizim yaptığımızın ne kadar irrasyonel ve israfa yol açıcı bir sistem olduğunu gösteriyor. Yiyeceği, bir pazar ürünü olarak görüyoruz. İnsanlığın devamında hayati bir unsur olarak görmüyoruz. Mal olarak görünce de kararlarımızı buna göre veriyoruz.

İsraf edenler şeytanın kardeşleridir

Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi): İsraf edenler, Kur’an-ı Kerim’de hiçbir günah için söylenmeyen bir şekilde ifade ediliyor. ‘İsraf edenler şeytanın kardeşleri olurlar.’ deniyor Kur’an-ı Kerim’de. İsrafla mücadele bugün bir dünya görüşü. Bunun sebebi Batı’nın, kaynakları babasının malıymış gibi kullanması. Oysaki bu kaynaklardan herkesin nasiplenmesini sağlayacak; tabiatı Allah’ın emaneti olarak gören bir bakış açısının geliştirilmesi gerekiyor. Burada Müslümanlara büyük iş düşüyor. İlmihallere dönerek derhal neyi, nasıl tüketeceğimize yönelik yeni bir bilinç oluşturulmalı. Aslında bu durum İslam’ın ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin 14 yüzyıl önce yapılan uyarılar ciddiye alınsaydı su sıkıntısı diye bir sorun yaşamayacaktık.

ÖNDER DELİGÖZ

ZAMAN GAZETESİ

02.12.2007